23 Haziran 2012

Yarı finalistin yavukluları..


Lisa..

Hummels'in çıktığı.. Çıkmak deyimini kullanmayalı yıllar olmuş da öyle bir nostalji yapalım dedik..



Sami Khedira'nın Lena'sı.. Da arkadaki 6 numara kimdir derseniz eğer Rani Khedira..



Hepsinin atası konumunda Sarah..


Götür..

2.Yarı finalist: Almanya


Almanya maçlarının yorumlarını okursanız yapılan değişikliklere çok şaşırmadığımı görebilirsiniz. Şaşırtan ise tam da bu zamanda bu cesaret..

Bu karşılaşmanın benim adıma kayda değer tek ayrıntısı 14 maçtır yenilmeyen, gruplarda 3'te 3 yapmış Almanya'nın ileri dörtlüsünün üçünü değiştirme cesareti gösteren Löw'ün teknik adam karakteridir. Sadece bizim ülkemizde değil dünyanın her yerinde skora göre bütün yorumlar farklılaşır, değişir. Eğer Almanya yüzde yüz doğru olan bu hamle sonucu bir futbol şansızlığı sonucu yenilseydi olabilecekleri düşünmek gerçekten korkutucu geliyor insana. Ben ve bir kaç insan "evet doğru yaptı" diyecektik ama kimse bizi ciddiye almayacaktı.. Gomez'in iki golü sonrası Klose yorumlarımın anlamsız kaçması gibi..

Yanıldım. Almanya'nın bu kadroyu çıkarma cesaretini gösterebileceğini düşünmedim. Eğer eski on bir sahada yer alsaydı pozisyon vermez, daha düzenli hücum ederdi belki ama işte hareket alanı kısıtlı, rakipleri tarafından ezberlenmiş olan o set hücumlarını Yunanistan durdurabilir ve bugün gördüğünüz gibi hızlı kontralarla işi de bozabilirdi. Reus gibi forvete yakın oyun stili, Schürrle gibi yarım yamalak oynadığı 14 karşılaşmada 7 gol atan bir adamı oyuna sokmak bir yana Üç gol atmış Gomez'i kesmenin olası bir yenilgis sonrası cezası çok ağır olabilirdi.
Löw'e saygım arttı. O riski alan her adama benim saygım artar..

Bizim burada çok takdir gören Schweinsteiger bana göre maçın kötülerindendi. Hatta en kötüsü kim desem önce Schweinsteiger sonra Badstuber diye devam ederdim. Reus muazzamdı, Klose başlarda hareketsiz ama sonra kendisine geldi. Mesut'un peşinde sürekli bir adam ve buna rağmen çok çok iyi işler çıkardı. Lahm son oynadığı 4356 maçta olduğu gibi ortalamanın üzerinde oynadı ve istikrar abidesi rolünü devam ettirdi. Khedira sorumluluk alma konusunda kendisini aşıyor ki lider özelliği olduğunu genç takımlardan çok iyi biliyoruz..
Ve Yunanistan teknik direktörü Santos.. nedir abi senin derdin? Bu turnuvada benim anlayamadığım tek adam bu Portekizli.

Turnuvanın ilk maçına Ninis'le başladı. Felaket birr ilk yarı geçirdi ve ikinci yarı Ninis'in çıkmasıyla Yunanistan coştu. İkinci maçta tamam, doğruyu buldu ve hatta yenecek dedim Çekler'i. Tuttu Gekas'ı dışarıda bırakıp Samaras'ı forvete yerleştirdi. İkinci yarı Gekas girer, samaras bölgesine gider ve yine coşar ama yetmez.. Üçüncü maçta ilk defa doğru kadroyu çıkardı ama ben maçı izleyeemedim.. Şimdi de istese de doğru 11'i çıkaramaz zira Karagounis'i yoktu ve oldukça defansif bir strateji oturttu.. Anlayamadım, çözemedim ama bu turnuvada ikinci yarıları baz alsaydık finale çıkardı belki..

Hulasa Löw renk getirdi ve en güçlü bölgesinin gücünü göstermeyi de ihmal etmedi.. Helal olsun ve tebrikler burada Joachim Löw'e gitti.

22 Haziran 2012

Mario Götze!

İniestagil..

Almanya-Yunanistan



Bu falcı muhabbetini uzattıkça uzattılar. Ahtapot'un keçisine, kurbağasından kaplumbağasına kadar ilerledi iş. Sonu iyi bitmeyecek bunun, şimdiden söyleyeyim. Kısaca Almanya-Yunanistan maçına değinirsek eğer;

Almanya rahat kazanır diyorum. Almanya gol yemez diyorum. Almanya yarı finale çıkar diyorum diğer pek çok insan gibi. Yunanistan'ın savunması iyi, hücumu yeterince çeşitlilik barındırmıyor. O ilk golün zamanı Yunanistan'ın tek umudu. Geciktirdiği ölçüde sürpriz yapma ihtimalini doğurur. Ama işte Almanya 2010'a göre daha efektif olup daha az hücum ediyor olsa da savunma konusunda çok daha iyi. Diğerlerinden belki de en önemli farkı tam saha prese başvurmadan saha içerisinde olabildiğine iyi bir yerleşimle pozisyon vermeyip topa kısa zamanda sahip oluyorlar. Yerleşim muazzam, oyuncu kalitesi üst seviyede ve sanırım tüm bu hazırlık iki turnuvada da kendisini eleyen İspanya'ya karşı yapılıyor. Ama belli mi olur Gekas'ın bir sürprizi, bir korner, bir frikik her şeyi değiştirir..

Gomez mi Klose mi tartışmaları devam ediyor bu yakada. Klose çok daha iyi bir seçenek olsa da Löw mecburen Gomez ile başlayacak çünkü bu adam yedek kalmayı hak edecek durumda değil. Ligde atmış, kupada atmış, Şampiyonlar Ligi'nde atmış, burada üç golü var, neyine güvenip keseceksin? Hadi kestin, bir de üzerine elenirsen Löw de olsan çarmıha gererler adamı. Dolayısıyla benim için böyle bir bilinmezlik yok.. Kadrolar da zaten belli, tek soru Karagounis'in yerine Yunanistan'da kimin oynayacağıdır..

Yunanistan modeli sürpriz olmayacak aslında Almanya'ya. Duvara Karşı 2'yi çekecekler. Portekiz de Danimarka da geriye yaslanmıştı ama Almanya bu duvarları aşmasını bildi. Üstelik rakibin hücum gücü ne Portekiz ne de Danimarka ayarında ama belli mi olur, futbol bu.

Şu kafa karışıklığını da giderelim. Almanya'da Schweinsteiger defans dörtlüsünün önünde oyun kurucu görevinde oynar. Khedira ise öndeki hücum dörtlüsüne destek çıkışları yapar, araya karışır, denge bozucu konumunda ileride artı güç olur. Sadece ilk maçta formsuz Schweinsteiger'in açığını kapatmak için Khedira arkaya muazzam destek verdi. İki orta sahanın birisi(Sarah'nın sevgilisi) defansa yönelik diğeri(Lera'nın sevgilisi) de ofansa..

Reus'u görmek ister bu deli gönül, Götze'yi.. Özellikle Reus'u Gomez ve Klose'nin bölgesinde denendiği zamanı görebilecek miyiz merak ediyorum. Lakin Löw de kadro istikrarı konusunda inatçı bir tutum sergiliyor ki Hollanda örneğine bakarak her maç parlayanı onbire koyma düşüncesinin sonuçlarından da ders alabiliriz. İlk yarı finalist Portekiz her maça aynı onbirini taşıdı. Yunanistan ise tam tersi.. İlk maçta Ninis'le başladı, ikinci maçta Gekas yedek Samaras forvet çıktı ve son maçta doğru on biri ancak bulabildi ama bu sefer de Karagounis'ini kaybetti Santos.. Yani; yine farklı 11 yolu gözüktü Portekizliye.. İşi zor ama imkansız değil.

Almanya elenirse üzülürüm belki ama Bild'in "Bu sefer sizi biz kurtarmayacağız, güle güle Yunanistan" manşetine kapağı takmış olacağı için de sevinirim kesinlikle..

Siminya - Kız Kısmı



Bizim gibi blogger olan Siminya, bir kitap yazdı sonunda. Kimse buna şaşırmadı zira böyle bir yeteneğin çıktıları bir şekilde toplanıp ciltlenip kütüphanemizde yer bulması bekleniyordu. Bu sıkışık takvim içerisinde biraz geç de olsa aldım, okudum ve bitti.

Muazzam bir dili var. Eğer ki bu blogu okuyor, bu yazılardan keyif alıyorsanız bilin ki elinizden bırakmakta güçlük çekeceğiniz bir kitap yazılmış. Tüm samimiyetimle söylüyorum ki Avrupa Şampiyonası esnasında sadece bir maçın beş dakikasını elimden Siminya’nın kitabını bırakamadığım için kaçırdım, Kayseri’den gelen ve benim için bu kitabı alıp getiren ortak da şahittir.

Orta okuldan terk, 13 yaşında ülkücü, 18 yaşında komunist ve aslında herhangi bir ist olmayan görücü usulu gündelikçi ablalarını evlendirmiş, teyzesi hayat kadını, dayakçı ve kumarcı bir babaya sahip olsa da bunlar Siminya’nın yaşanmışlıklardan kurguladığı kitabını daha iyi ya da daha kötü yapmıyor kesinlikle. Elbette her şeyin dışında size oldukça –bana değil- yabancı bir yaşamın içerisinde hükmü olmayan kadının nasıl yaşadığını merak edip de sayfaları çevirmek de isteyebilirsiniz ama mesele o değil. Üstelik o tüm bu ağır yaşam koşulları içerisinde size isyan etmiyor, gelin beraber gülelim ağlanacak halimize deme cesaretini de gösteriyor.

Yazdığını okuyacak olana saygı duyuyor. Doğuda, varoşlarda, ülkenin büyük bir kesiminde varlığını sürdüren kadın yaşamına dair sıkıntıları dile getirip saksının iki buçuk gramını dahi çalıştırınca akla düşecek olan çözümlerden bahsetmiyor bile. Sizi aptal yerine koymuyor, daha çok o yaşam nedir ne değildir onu gösteriyor. Marjinal yaşamı ile o yaşama marjinal kalmış kişiliğinin çarpışmasından doğan hikayeler bekliyor sizi. Eğlenceli olduğu kadar hüzünlü, komik olduğu kadar trajik ama olabildiğince de estetik..

Siminya’nın yazmayan karşı bir yeteneği var. Tüm bu marjinal yaşamının içerisinden çıkarıp önümüze koyduğu hayat hikayesinden çok sıklıkla anlatış biçiminden, uslubundan etkileniyorsunuz. Teyze’si hayat kadını olan insanın ne düşündüğü değil de hayat kadınlarına Siminyaca bakışın ne olduğu çok daha fazla önemli oluyor.Tam da bu yüzden kendisine de söylediğim gibi yazmalı o, ne olduğu önemsiz, belki de sadece yazmalı.

Kitabını okumak bana çok iyi geldi. Anlattığı her kısa hikayesini uzatıp yeni karakter olarak içerisine ve girip ona yardım ettim. Üç sayfalık küçük anlatışlar romana dönüştü bende. Bazen babasını döven iri kıyım mahalle delikanlısı, olmadı onu okulu bırakmasına engel olan Mahmut hocavari bir öğretmen, sıklıkla da kardeşine tüm bu dünya içerisine yeni yaşamın yolunu açan abisi.. Bazen belalısı bazen sevgilisi ama en çok da ona yeni ve başka bir yaşam hakkı tanıyan herhangi bir seçenek.. Bu sonuncusu olabiliriz belki.

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=604821

http://www.dr.com.tr/Kitap/Kiz-Kismi/Siminya/Edebiyat/Deneme-Yazin/urunno=0000000402277

Ahmet Kaya Eşiği


Önce bir Ahmet Kaya dinletirim ben yeni tanıştığım insana.

Rakçı'sı, Caz'cısı, Popçusu, Kız'ı, Erkek'i, Arabeskçi'si, Sağcısı, Solcusu, Yazarı, Çizeri hiç fark etmez.

Tepkisine bakarım ve işte o anda kararımı veririm.

Bazılarını en azındna tepkisiz kalıp herhangi bir fikir beyan etmediği için hayatıma soktuğum olmuştur ama sıklıkla görülmüştür ki Ahmet Kaya dinlemiyorsa beni bu hayatta anlama ihtimali sıfır ile bir arasında bir yerdedir..

Hiç imkansız demiyorum bak ama bu kadar..

Her insanın yaşamın bir yerinde "faşist" tutumu, B şıkkının olmadığı koşullandırmaları filan olur. Benimkisi de bu.. Şimdiye kadar yanıltmadı, bundan sonra da yanıltacağını düşünmüyorum.

Torres!









Süper!

Almanların Favorileri!




-Lukas Podolski

Favori şarkısı: “Billie Jean” - Michael Jackson

İlk albüm: “History” - Michael Jackson

Song with which he would celebrate the win of the World Cup: “We are the champions” - Queen

-Philip Lahm

Favori şarkısı:”Weus’d a Herz hast wia a Bergwerk” - Rainhard Fendrich

Favori grubu: STS a band from Munich

Favori kutlama şarkısı: “We are the champions” - Queen

Yenilgi sonrası dinlediği: “Fürstenfeld” - STS

-Jerome Boateng

Favori şarkısı: “Yeah” - Usher

İlk albüm:: “Thriller” - Michael Jackson

Favori grubu Destiny’s Child

Favori kutlama şarkısı: “Das geht ab” - Atzen

After a defeat he listens to: “Try Sleeping With A Broken Heart” - Alicia Keys

-Manuel Neuer

Favori şarkısı: “No Games” - Serani

Favori grubu: U2 First album: “Family Business” - 2-4 Family

Favori kutlama şarkısı: “Blau und weiß ein Leben lang”, “We are the champions”

Yenilgi sonrası dinlediği: “Steh auf, wenn du am Boden bist” - die Toten Hosen

-Stefen Kießling

Favori şarkısı: “To be with You” - Mr. Big

Favori grubu: Black Eyed Peas

İlk albüm: Bryan Adams

-Mario Gomez

Favori şarkısı: “Photographs” - Rihanna

Favori grubu: Black Eyed Peas

İlk Albüm: “Final Countdown” - Europe

Favori kutlama şarkısı: “Stern der Südens”

Yenilgi sonrası demlendiği şarkı “Alles kann besser werden” - Xavier Naidoo

-Dennis Aogo

Favourite şarkıcı: Michael Jackson

İlk Albüm: “Bad” - Michael Jackson

Favori şarkısı: “The World’s Greatest” - R. Kelly

Favori kutlama şarkısı: “Das geht ab” - Atzen

Yenilgi sonrası dinlediği şarkı: “Halo” - Beyonce

-Arne Friedrich

Favourii türkücüsü: Peter Fox

Favori şarkısı: Peter Fox - Schwarz zu Blau

Dğnya Kupasını kazanınca dinleyeceği türkü: “We are the champions” - Queen

-Piotr Trochowski

Favourite şarkıcısı: Ryan Leslie

İlk albüm: Super Richie

Dünya Kupası'nı kazanırsa hangi şarkıyla sevinecek?: “Das geht ab” - Atzen

Yenilgi sonrası dinleyeceği şarkı: “Dieser Weg” - Xavier Naidoo

-Marcell Jansen

Favori şarkısı: “Für immer jung” - Bushido

Favori grubu: De Höhner oh dear

Favori "kutlama" şarkısı: “Das geht ab” - Atzen

Favori "yenilgi" sonrası şarkısı: “Echte Fründe” - De Höhner

-Hans-Jörg Butt

Favori grubu: US

Favori şarkısı: “Where the Streets have no Name” - U2

İlk Albüm: “Rattle and Hum” - U2

Mağlubiyet sonrası dinlediği: “Summer of ‘69” - Bryan Adams

21 Haziran 2012

Konstantin Zyryanov



2007'de Arshavin ya da Timoschuk değil de Rusya'da yılın futbolcusu Zyryanov seçilmişti. Rusya gruplardan elense de 34 yaşındaki bu oyuncu dikkatleri yine üzerine çekmeyi başardı. Ben çok beğenmiştim. Böylesine bir yetenek 29 yaşında milli takımla tanışıyor, ilginç değil mi? Biraz geriye gittiğinizde ise bu adamın hala nasıl hayatta kaldığına şaşırıyorsunuz zira acısı çok büyük..

Babasını ve kardeşini kaybettikten bir kaç yıl sonra 2002 Ağustos ayında daha da büyük bir felaket yaşıyor. 23 yaşındaki eşi 4 yaşındaki kızını da yanına alıp sekizinci kattan kendisini aşağıya bırakıyor. Kızı o gece, eşi ise bir ay sonra bu hayata gözlerini yumuyor.

Ne yapılır böyle bir durumda? Evi,mahalleyi, şehri değiştirip bambaşka bir yerde futbola sarılıyor. Çıkışı da bu zamandan sonra başlıyor.. Bunu nasıl başarmış, algılamakta güçlük çeksem de takdir ediyorum. Bu ve benzeri pek çok acı unutulmuyor, sadece onunla yaşamayı öğreniyorsun sanırım..

Alaman Çetesi!



Yazık oldu..





Muhteşem bir turnuva çıkarmalarına rağmen elendiler.. Gönüllerin çeyrek finalisti bu takımı alkışlıyoruz..

Lukas & Monika Podolski!

Çeyrek Final/1



Çok ilginçtir ki çeyrek finalin ilk iki karşılaşmasının içerisinde yer alan iki takımı ben turunuva öncesi en zayıf iki halka olarak belirtmiştim bir yerlerde..

Çekler ve Yunanistan..

Kadro yapısı olarak Yunanistan konusunda fikirlerimde çok bir değişme olmaz iken Bilek'in hamleleriyle altta bir yerlerde işlediğimiz Çekler'in o vites arttışı sonrası yarı finalde en az Portekiz kadar şansı var bugün diyorum.

Almanya her şeye rağmen eleştirilerimden kurtulamıyor ama Portekiz ve Bento tam da tahmin ettiğim gibi.

Üzerine basa basa belirtiyorum ki bu başarının baş mimarı Paulo Bento'dur.

Portekiz elemelerde Kıbrıs ile evinde dört gol yiyip berabere kalarak iki puan kaybetmiş, arkasından Norveç'e yenilmiş ve iki maçta beş puan kaybedildikten sonra Bento takımın başına geçirilmişti. Bu adam üst üste aldığı beş galibiyet sonrası Danimarka'ya yenilse de baraj maçı oynama hakkını kazandırdı Portekiz'e ve Bosna'nın üzerinden turnuvaya iştirak etti.

Almanya karşısında o Ronaldo'nun bahtsızlığı henüz çözülmemiş iken kaçırdığı gollerden dolayı yenilmiştir, daha kötü oynadığı için değil. Almanya'yı az çok bilir, tanır ederim ve bu takıma karşı nasıl oynaması gerekiyorsa o şekilde takımı kurdu. Geniş alanı elinden aldı, orta sahasının eksikliğini kapattı ve hızlı adamlarını hızlı hücumlarda kullandı; Sorun Boateng daha hızlıydı, Neuer iyi kaleciyidi ama skorlar da bu kadar yoruma etki etmemelidir, güzel oynadı..

Danimarka karşısında oyuna sonradan soktuğu oyuncu galibiyet golünü attı, diğeri de hazırladı. Portekiz sonuna kadar bu başarıyı hak etti ama Ronaldo'sunun katkısı olsa da daha çok teknik adamının güzelliğiyle..

Çekler karşısında daha güçlü kadrosu olmasına rağmen yine geride konumlanacaktır. Orta sahası oyunun kontrolünü ele geçirecek yetkinlikten yoksun olduğu gibi hücum ettiği takdirde yaratıcılık konusunda da sorunlar yaşıyor, defansındaki adamların konsantrasyon eksikliği ve disiplinsizliklerinden dolayı saçmalıkları olduğu gibi..

Tekniği üst düzeyde olan, ortalaması fazla ve topu dolaştırma konusunda sorun yaşamayan rakibini yine geride karşılayacaktır ve fakat dikkat etmesi gereken bu adamların merkez delici özelliği olmasıdır.

Almanya ise golü geç bulursa zorlanacaktır ama Yunanistan engelini geçecektir.. Daha ayrıntılı yorum bugün Milliyet Taktik'te. Sadece bu hafta Perşembe günü çıkıyor.. Normalde Salı-Cuma'dır vesselam..

Kadınlar da ağlar..!



Bu da kadınlar futbolu sevmez ve ofsaytı biliyorsa erkek'e yaranma çabasıdır diye gizliden kadın futbolseverlere çakan Siminya'ma gelsin.. Gerçi o daha çok yaranma çabası içerisinde futbola ilgili gözüken kesime değinmiş ama ben yine de belriteyim dedim; Kadınlar da sever futbolu..

Muazzam bir kitap yazmış, muazzam.. yakında burada onu da işleyeceğiz.. "Kız Kısmı" - Siminya.. alın,okuyun, edin derim ben yazasıya..

Mario Gomez & Silvia Meichel

Sağlık olsun!



Köydedir hatırladığım ilk anım. Suyu çeşmeden, televizyonu kahvehaneden izlediğim zamanları dün gibi hatırlarım. İlk izlediğim film köy kahvehanesinde "Tarkan-Gümüş eyer". Fink atardım orada ben. Yalan yok, kraldım zira rahmetli dedemin en sevdiğiydim. Bu hayattaki en acı deneyimim köyden şehre gitmek zorunda olduğum zamandır diye sıklıkla da söylerim.

Lakin sonraları değişti çok şey.. İnsan her şeye alışıyor, alışkanlıklarından da kolay kopamıyor.

Misal artık şehirden köye değil köyden şehre gitmeyi seviyordum. Yılda bir iki kez gelirdim ve dönüşüm de oldukça zengin olurdu. Sıklıkla bugün yıkılıp yerine park yapılmış olan şehirdeki o fuara gider, motorsiklet kiralardım bacak kadar boyumla. O nasıl bir keyifti öyle? Atari salonlarını İzmir'de keşfetmiştim zaten. Street Fighter'da her adamla oyunu bitirecek kıvama gelecek kadar ömür tükettik oralarda.. Motordu, Atariydi, 3 film birdendi derken şehir beni kendisine çağırıyor köy yaşamı sıkıyordu ama işte dedemlere olan düşkünlüğümün de tarifi yok..

Köyden her şehre geri dönüşümde o parayı böyle şehirde harcıyorduk ve hatta otobüs parama kadar harcayıp çok başka türlü o yolculuğu gerçekleştirmek zorunda kaldığım zamanlar da oldu. Sekiz yaşında başladığım yalnız başına şehirler arası yolculuklar konusunda ustalaşmıştım, her yerden her yere her şekilde gidebiliyordum, gerekirse de biletsiz.. İzmir dönüşü misal dedem gelemez, ben giderdim. Gecenin bir vakti Balıkesir garına indiğimde daha üç vasıtadan sonra -Dolmuş, Traktör, Yürü babam yürü- ancak ulaşırdım köyüme. Ki bazen o traktörü bulurdun bazen bulamazdın ve yürüyüş mesafesi de dağın taşın arasında elde valizle saatler sürerdi.

Köyüme yine de gidiyordum. Dedem'i, Ebem'i görüp seviniyordum ve daha çok onları sevindiriyordum ama tatillerin büyük çoğunluğunda sıkılıyordum. Çocukluğumun geçtiği yer baraj olmuş, içerisinde küveyti dahi olan yeni köy sarmıyor, sıkıcı geliyordu. Eskisi de sarmazdı, motorsiklet, atari, sinema, odur budur daha tatlı geliyordu.

Bu böyle üniversite hayatına kadar devam etti.

Sonra kitap okumaya, insanları daha dikkatli dinlemeye ve sonucunda farklı bakış açılarını keşfetmeye başladım. Asıl amacım başlarda Karl Marx'ı anlamaktı. Çok uzun bir yoldan geçtim, bir gün anlatırım. Lakin bir şeyler keşfetmeye başladım ben o yaşamda. Misal o köyün sıkıcılığından tutun da içerisinde bulunduğum pek çok içeriğin muazzam güzel yanlarının farkına varmaya başladım. Köye gitmek istedi canım.. Traktör sürmek için değil de barajın kenarındaki o muazzam manzarada çay içmek, balık tutmak ve tutulan balıkların yenebileceği muhteşem bir sofra hazırlamak filan..

Oysa ben bunları sürekli yapar, çok da keyif almazdım. Eylem aynı eylem ama şimdi çok başka tat alıyor, keyif bambaşka oluyor.

Şimdi ekstrem bir şekilde bu ve benzeri durumlardan durduk yere keyif almaya başladım.
Yazarlar, çizerler, şairler v.s. bu ortamın onda birine şiir yazıyor, masal yaratıyor, hikaye kurguluyordu. Zamanında canımı sıkan durum, şimdi ilk fırsatta bir kaç arkadaşı da alıp keyfini sürmek için gideceğim ilk yer oldu. Kaçtığım yer, fırsatını bulursam gitmek isteyeceğim yere dönüştü.

"Hayat hiçbir zaman güzel değildir; Güzel olan hayat üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece"



Bugünlerde sıklıkla yeni arkadaşlarla tanışıyorum. Olur da bir anı, bir güzellik anlatacak olursam bu hep altı yıllık ankara yaşamından ayrıntılar oluyor. İlişkim taze bitmiş, onu dahi konu yapmıyorum, aynı hikayeler hep 2003 yılında terk ettiğim Ankaram'la ilgili. Sekiz yıllık Almanya yaşamı ise bazen hiç olmamışçasına..

Oysa kuruş arardık her ay kirasını nasıl ödeyeceğiz dediğimiz evimizde bir paket sigara almak için.. Buluştuğumuz, görüştüğümüz arkadaşlar ciplerine binip giderken sıkış tepiş otobüsün arka camından bakıp iç geçirirdik; öğrenci iken böyle bir arabaya binmek.. Bu ay kirayı nasıl ödeyeceğiz diye düşünmemek.. Sigara parası bulacak mıyız gibi absürdlüklerin olmadığı bir yaşam var mıdır ki acaba? Maaalsef içten içe bu hayalleri kurdum ben de diğerleri gibi.. Evimize misafirliğe gelse dahi kızları komşudan saklamak, basit bir eylemde yasal hakkını kullanıp bulunmanın terorist olarak anılmadığı yerler? Yaklaşık 12 kişinin okuduğu bir dergiye yazdığın yazı nedeniyle evde polisleri beklemenin ihtimalinin olmadığı yaşamlar?

Ama ben çok başka nedenlerden dolayı Almanya'ya gittim.

8 yıl boyunca kira sorunu yaşamadım, kira diye bir şeyin varlığını unuttum. Sigara sorunu nedir bilmedim. Prag'dan Viyanaya yolculuklar yaptım. Ankara'da "şunum da olsa" dediğim her şeye sahip oldum, uzun süreli kız arkadaş dahil.. Komşular senin özel yaşamınla ilgilenmiyor, insanlar senin "hakkını" gasp etmiyor, polis görünce şüpheli değilmişin gibi triplere girmiyordum.

Lakin bu muydu her şey ki?

Bugün 8 yıl yokmuşçasına yaşıyorum bazen. Klişe olması benim gerçeğimi değiştirmiyor arkadaşım. "Ankara'da o şekilde daha mutlu bir hayat yaşamışım. Almanya'da gerçekleştirilen hayallere, pek çok açıdan rahat bir yaşama kavuşmama rağmen çok mutlu olmadığımı buraya dönüşümden de algılayabilirsiniz zaten. O gün bugündür de huzurluyum.

Çünkü.. şu bir gerçek;

"Nesnelerin çekiciliği sana dokunmadıkları ölçüdedir"

Bugün geride bıraktığım bilmem kaç yılın içerisinde söylemediğimi dile getiriyorum; Huzurluyum. Mutluyum belki de. Çok şükür kendimi geçindirecek kadar para kazanıyorum ama daha da önemlisi olmayan bir şeyim için iç geçirmiyorum. Misal hiçbir arabaya bakıp "benim de olsa keşke" demiyorum. Eksikliğini hissetmiyorum çok şeyin. Elimdekiler yetiyor. Elimde olmayan hiçbir şey için üzüntü duymuyorum.

Sağlık olsun derim sadece.. Hepsi bu. O'nun değerini bilirim, doktorları pek sevmem ben çünkü. Yine dertleneceğim, kederleneceğim ve hatta hüzünleneceğim ve bu satırlarda ağlayacağım belki ama bu bugünün gerçeğini değiştirmeyecek hiçbir zaman..

" ne kadar azsan,
yaşamını ne kadar az görkemli kurmuşsan,
o kadar çoksun demektir ve
görkemsiz yaşamın da o denli büyüktür "

Doktor




Bir gün birisini çok sevdim. O beni sevmedi. Aslında hikaye bundan ibaret olabilirdi ama inatçı ruhum abartan yanımı da yanına alıp bu işi olması gerektiği yerde bırakmadı. Hiç gereği yokken peşinden Ankara'ya gittim. Çok sonradan anladım ki sevdirmişim de kendimi ama bunun bana bir faydası dokunmadı. Çünkü yıllar sonra bu gerçeği öğrendim ben. Sadece acıklı hikayeyi daha da acıklı hale getirmekten başka bir işe yaramadı.

Arkadaşımın arkadaşı konumunda dersane önünde ufak bir tanışmanın ardından otuz saniyelik kısa bir konuşmayla başladı her şey ve ben Ankara'ya geldiğimde elimizdeki tek şey de buydu; Otuz Saniye. mınısiktiğiminin otuz saniyesi demiyorum kesinlikle..

Çok güzeldi.

Ayrıntısı çok, acısı, tutkusu bol hikayenin diğer kahramanı Ankara'da onu bulduğumda önce sevgilisi sonra da nişanlısı olacak olan Doktor.

Her insanın hayatında mutlaka bir nokta vardır; bundan sonra yaşayacağı her anın içerisinde oraya geri gidip o noktanın üzerinden kendisine farklı bir hikaye yazmak istediği. Benimkisi de işte o doktor..

Ya o olmasaydı?

İlk defa ismini, cismini duyduğumda önce tanımadan övdüm, aynı burçtanmışısız, bak ne güzel dedim.. Uzaktan bir kere gördüm. Tipsizin tekiydi. Söylemedim, daha çok her tipsiz erkekte olan anlayış, iyi niyet ve yüce gönüllüğünden ona özel bir karakter güzelliği olarak sık sık dem vurdum. Kötüydüm ama ben mi istedim böyle olmayı?

Ben varken bunu mu... buldun diyorum içimden ama..

..diğer açıdan adam doktor, iyi niyetli, kibar ve saygılı bir insandı. Benimle görüşmesine sesini çıkarmayan belki de tek sevgilisiydi. Tipinden başka tiye alabileceğim aslında hiçbir şey olmamasına rağmen çok şey dedim. Ki ben de bir Brad Pitt değildim maalesef ve dahası bakılan nokta da burası değilmiş, onu anladığımıza şükrettik.

Çok uzun yıllar olmasa da bana on milyon yıl gibi gelen süreçte hep onunla kendimi kıyasladım. Nerden bakarsam bakayım benden çok daha iyi bir seçenek gibi duruyordu.

Neden?

Bu aile ve kibir, gurur duyma meselelerin farkında olarak kıyası yaptığımda elimden tutulacak bir tarafım yok. Tipi sallamayan aile müessesine karşı doktor karşısında bire milyon kez kaybediyorum. Hiçbir arenada onu yenemiyordum aslında. Dışımdan ona ettiğim küfürü içimden kendime..

Ulusalcı-Muhafazakar(o dönemde oluyordu böyle)bir ailenin kızına aşık oluyoruz ama saçlar belde, kulakta küpe eyfel. Sürekli gurur duyulan bir ailenin sürekli örnek gösterilen kızının asla ve asla yanaşmayacağı, her tehlikeli eylemin içerisinde olan tuhaf bir tip'tim.

Bugün ulusalcı kesim de sokakta, muhalif ve eylemci lakin o dönem dışarıda basit bir 6 Kasım öğrenci eylemine katılan bildiğin teroristti onların gözünde. "Solcuyu" teröristle eş anlamlı tuttuğu zamanları unutup kendilerine bugün "sol" olarak adlandırıp medyanlarda eylem yapıp polise dahi "kötü" bakabiliyorlar.. Oysa o dönem çok başkaydı her şey.

Nişanlanma dönemini, aileyle tanışma faslını filan anlatırken araya bazen kendimi katıp "düşünsene benim gibi bir tiple babanı tanıştırıyorsun..ehehe ne komik" filan dediğimde baya baya gülüyordu, ben ağlarken içimde. Tamam saçtan, küpeden, bir baltaya sap olamayacak gibi duran serseri ruhtan filan kaybediyoruz da amcalarla, dedelerle dehşet iyi anlaşırdım aslında. Beni sevmeyen Balıkesir civarında tek bir 50 yaş üstü insan bulamazsın, feci tavlardım zira benim babam çok uzun yıllar boyunca dedemdi. Tanısalar kesin severlerdi beni diyorum ama beni görünce tanıma eylemi gerçekleşmeden kızlarını öldürür gibi korkularım vardı olur da biz bir gün bu noktaya gelirsek diye kurduğun milyon hayalin içinde..

Hep o iyi yürekli doktor,kıyas..

Bölüyorum, çarpıyorum, topluyorum çıkarıyorum ve hep aynı sonuç çıkıyor. Biz okullardan atılma tehlikesi yaşayıp altıncı yılında birinci sınıfta olma başarısı gösterirken adam doktor yahu, aramızda üç yaş var.. Ben o tanışmanın ardından 10 yıl daha okuyacaktım, sınırları aşıp yaban ellerde öğrenciliği devam ettirip emekli olacaktım öğrencilikten.. O nişan devam etseydi doktorun çocuğuyla üniversiteyi aynı zamanda bitiriyorduk..

Burada ben daha çok o ne düşünüyordan ziyade ailesinin fikirlerini baz aldım. Baskı altındaydı ama bunun farkında değildi. Sürekli övülen, başka bakılan, örnek gösterilen çocuklar kural dışı yaşayan, dövülen, horlanan, umudu çoktan kesilmişlere göre aile baskısına daha fazla maruz kalırlar. Kendi düşüncelerine değer vermezler, o hayal kırıklığı ihtimali her şeyin önüne geçer.

Ailesini hiçbir şekilde hayal kırıklığına uğratmamışgiller artık esaretten kurtulamaz, başkalarının beklentilerinin gölgesinde bir yaşam sürerler, seçimler ve tercihlerindeki tek kıstas da o hatırladığı ilk andan itibaren örnek çocuk olma güdüsünün gerektirdikleridir. Hep en iyisi, en güzeli olmak zorundadır zira buna alıştırılmış ve farkında olmadan çocuğun kibir kat sayısı fazlalaştırılmıştır. Bazen kibirden bazen de sevdiğinden ama asla istediğinden değil artık..

O'nun ve pek çok insanın aldandığı nokta bunlar gelip geçici şeylerdi. Oysa bakılması gereken nokta uzun yıllara dayanmasını istediği bu birlikteliğin toplamda ona ne katacağıdır. Ben bile bu baskıya yenik düştüm zaman zaman, "sanırım bu en iyisi" dedim aslında bana dair iyi olabilecek şeyler yok denecek kadar azken..

Bu yüzden kadınlarla olan ilişlilerim içerisinde aynı nedenden dolayı iki kez tercih edilmedim Maalasef ikisi de bana faydası olmayan pişmanlıklar yaşadı.

Almanya'da misal en çok boşanma yaşayan meslek Doktor'muş. Daha da ilginç olanı ise Dr'dan boşanan kadının sıklıkla serserileri tercih etmesi.. Zira mevki o insana bir süreliğine farklı bir kimlik veriyor ve kadın aynadaki yeni halini seviyor ama hayat geçmiyor öyle. O insanın algısı, yaşama bakışı, hayatı anlamlandırışı ve toplamda kurulan ilişki esasdır. O şekilde karın doymuyormuş.. Yıllar bunlarla geçmiyor. Nasıl ki ben geri dönüp bakıyorsam o kırık noktaya, o insanlar o mutsuzlukları içerisinde bin kere, on bin kere baktılar. Yaşamın içerisinde ise X'in evleneceği adam şuymuş geyiğinin gerçekte çok kısa süren bir goy goy olduğunun farkına ise asla varamadılar.

Hülasa O’nunla çok iyi arkadaş olduk, her gün ondan doktorunu can kulağıyla dinliyorum. Asla ve asla onun hakkında kötü bir kelime konuşmuyorum, bir şey çakılmasın diye. Doktor böyle, doktor şöyle..

Bir gün o doktor askere gidecekmiş, tarihini, zamanını filan da öğrendik. İşte o gece..

Çağırdım arkadaşları eve, toplandık hep beraber.. Koyduk kaseti, çekiyoruz halayı. Doktoru bizim evde askere uğurluyoruz.. Nasıl halay çekiyorum ama.. Halay halaylıktan çıkıp zikire döndü, daire içinde gittikçe hızlanan bir grup ayakta zor duran gençler nedendir bilmem aynı şekilde hareket edip aynı şekilde hızlanıyor ve bundan büyük bir keyif alıyorduk.. Anladık ki gidişine sevinen, askerliğine umut bağlayan tek insan ben değilmişim. Platonik aşklar derneğini kurmuşuz, haberimiz yok.. Ki O’nu tanıştırıp da hayran olmayan tek bir arkadaşım yoktu, kadınlar dahil.


Çok yakınlaştık sonra.. Evimde kaldı, evinde kaldım, zorunluluktan aynı yatakta yattık ama aramızdaki doktoru hiç çıkaramadık.. Urfa'da askerdeydi, belki burda olsa başka olurdu ama bu şekilde askerliğini ikimizin bedenlerinin tam ortasında yaptı. Başını O'nun omzuna yasladı, ayaklarını bana..

Güven duyulan insan olarak kendi içimde cebelleşe cebelleşe en büyük hatamı bu şekilde yaptım. Yurtlarda büyüdük, soyut kavramlara hayatımızı adadık.. İhanet, çıkarcılık, güveni suistimal etme gibi şeylere çok uzaktık. Her yerden kazığı yiyince anladım çok şeyi ama çok geçti, her şey için çok geç..

Ya ne diyeydim? Sen her şeyinle bana güveniyorsun, geliyorsun, ediyorsun ama ben? Yaş da yirmi bile değil..

Doktora bol bol küfür..

Senin ejdadını, soyunu, sopunu.. Rahatlıyordum. Tipsizliğinden başka bir açığını yakalayamadığım için sürekli makaraya alıyordum ama demek ki o kadar da pırlanta adammış diyerek yine yeniliyordum uzaktan bakışmanın dışında tanımadığım bu adama..

Bir gün bulacağım onu derdim Almanya'da olduğum zaman o kırılma noktasına sürekli döndüğüm zamanlarda.. Bir gün doktor seni bulacağım ve bunların hesabını soracağım senden derdim zira..

..18 ay elini bile tutmadan el ele tutuşmuş insandan daha yakın bir şekilde geçirdiğim zamanda doktor hiç çıkmadı aramızdan. Asıl kıyamet de gelince koptu.. Çok değil bir ay içerisinde bizim doktor yüksek ihtimal abazanlıktan onun en yakın arkadaşına abayı yakmış, bunu da ispatı olsun diye üç sayfa mektupla dile getirmiş..

Nişan bozulur, Doktor gider. Üzüldüm mü onu öyle yıkılmış görürken, ağlarken, nişanı bozarken, bana bunları anlatırken..

Hayır.

Sonra yine olmadı, başka birisi, başka bir doktor derken evlendi. Bir Doktorla evlendi zira hastanede doktor yarısı gibi bir şeydi zaten. Ama ben sonrasında hem yoktum hem de çok takılmadım, daha çok o dönemdeki o doktor.. O 18 aylık süre içerisinde o doktor.. O yan yana nefes alışverişini dinleyerek uyumadan geçirdiğim tüm zamanda aramızda bağdaş kurup oturmuş o mınakodumun doktorunu düşündüm..

Aradan 10 yıl geçti.

Tam o dönemlerde henüz takvim iki bine vurmamışken 1 mayıs alanlarında tanıştığım Altligler blogunun yazarı sevgili dostum, ortağım güzel insanı misafir ettiğim şu zamanda bir mesaj düştü feysbukuma..

o "Doktor" trafik kazasında hayatını kaybetmiş.

Tuhaf bir şeyler oldu. Hem bende hem O’nda.. Üzüldük. İkimiz de ondan istesek de nefret edememişiz bir türlü.

Yüksek ihtimal tipsizliğinden ve doktor olmanın geretirdiği asosyalliğin büyük kısmına sahip olduğundan dolayı nişanlı olma durumunun rahatlığı içerisinde ona kur yapan saçma salak bir kıza duyduğu erotizmi aşk sanıp uzunca bir süre O'nu kaybetmenin acısını yaşadığında da üzülmüştüm aslında.. Ağladığında, pişmanlığı göz yaşı olduğunda da..

Ondan sonra şöyle bir kendime bakıp hiçbir zaman mutlu mesut edemeyeceğim bir insanı aslında böyle güzel bir adamdan yoksun olduğuna da üzüldüm. Sonrasında yaşananları düşününce daha da beter üzüldüm.

Ölmüş. Trafik kazasında.. Bir buçuk yaşında çocuğunu da kaybetmişti öncesinde.. Şimdi belki ona kavuşmuştur..

ve ben çok iyi biliyorum ki mutsuz öldü. Bu hayatta onun da şansı hiç yaver gitmedi.

Oysa bir gün bir yerde gidip iki bira çakıp anlat lan diyecektim, ne yaptım sana ben.. Ne yap'tın kendine sen..