19 Haziran 2016

Taktik Disiplin



22:30

Sıra sıra gidelim.

Burada Hırvatlar oyun kuruyor. Şu konumda sorun yok. Herkes adamını almış ve stoperlerden topun çıkması bekleniyor. 
Modric'i Ozan tutuyor. Badelj'i Oğuzhan. Selçuk da Rakitic'i tutuyor. Arda Srna'dan sorumlu. 

Ama problem ve hatalar zinciri hemen arkasından başlayacak.


22:32

Oğuzhan rakibi Badelj'i b bırakıp stopere baskıya gidiyor.

Oyun planını bilmeden yorum yapmak çok doğru değil, ama ne olduğunu anlayabiliriz. 4-2-3-1 düzeninde sahaya çıkan takımlarda ön merkez oyuncu zaman zaman santrfor ile beraber 4-4-2 diziliminde rakibe pres yaparlar. Yalnız Türkiye'de böyle bir şey yok. Geride muhtemelen pek çok takımın yaptığı "bir adam boşta" ilkesiyle hareket edildiğinden stoperlere burada baskı yapılmaması gerekir.





Burada oldukça "zararsız" gözüken Oğuzhan'ın boş bıraktığı Badelj'e dikkat edelim. Top Selçuk ile beraber gelen Rakitic'e gelince sizce ne oluyor?


22:35

Oğuzhan'ın boş bıraktığı ve boşa çıkan Badelj topla "demarke" vaziyette buluşuyor. En kötüsü Selçuk bölgesini terk etmek zorunda kalıyor. O bölgeye de Caner'in kenarında oynayan Brozovic  geldiğinde tehlike başlıyor zaten. 



22:37!


Burada birkaç ayrıntı çok önemli. "Sol kenar" oynayan Arda sol bekin savunmasını yapmak zorundadır. Ve fakat Srna'nın adım adım boşa çıktığını, Arda'nın adamını kaçırdığını ve Caner'i çok zor durumda bıraktığını birazdan göreceğiz.

Caner'in adamı merkeze gelerek boşa çıkıyor. Orada "Defansif orta sahalar" yok.

Nerede peki?

Selçuk yardıma gitmek zorunda kaldı. Ozan adamını tutuyor, Oğuzhan'a geçmiş olsun. 

Caner alan değil de adam adama oynayıp Brozovic'i takip etmiş olsa Arda'nın bıraktığı Srna'nın önünde devasa bir boşluğa sebebiyet verecek. Zaten Caner bu boşluğu yine Srna'ya vermek zorunda kalıyor "merkezdeki boşluk" nedeniyle.


22:41

Türkiye'nin bütün orta sahaları rakiplerinin gerisinde kalmış. Şu durumda savunmanın hiçbir suçu olmadığı halde durumu perişan. Ortadaki boş alan gerçekte savunma önü oynadığında  "Mehmet Topal" alanıdır, bomboş.  

Selçuk burada yardıma gittiği için hatalı. Tam saha pres mi yapıyorsun arkadaşım, bırak boş kalsın, alanını koru! Ozan, uyuyor. Oğuzhan zaten savunma konusunda baş sorumlulardan.  En kötüsü ise Arda'nın kenar oyuncusu olarak sorumlu olduğu bek karşısında saniye saniye uyuması ve geçilmesi. 

Dikkat edin, adam fazlalığı Türkiye'de. Dört mavili görüyorsunuz sadece. Dört tane de Türkiye orta sahası ama rakiplerinin gerisinde hepsi. Uyumuşlar, dalmışlar, yanlış yere pres uygulamışlar, takip yapmamışlar, geçilmişler ve savunmayı inanılmaz zora sokmuşlar. 



22:42

Beraber düşünelim.  Canerin kenarında oynayan Brozovic'in merkeze gelmesiyle topla buluşuyor. Çünkü Selçuk gereksiz yere Oğuzhan'ın boşa çıkardığı adamdan top kapmaya gitmiş. Ozan uyumuş. Burada Caner ne yapmalıdır? Arda'nın takibini yapmadığı Srna'yı tutarsa ne olur?

 Hakan Balta topla geleni karşılar,Mehmet Topal içeriye rakibiyle beraber girer. Peki bu durumda topla giden oyuncu soluna Rakitic'e verirse sonuç ne olur, biliyoruz. Balta  topla gideni karşılayacak, Topal içeriye kaçan adamı takip edecek. 

Caner burada risk alarak ikiye biri oynuyor, mesafesini korumaya çalışıyor ama Srna zeki, taç çizgisinde.. Topla buluştuğunda Caner'in müdahale yapma şansı hiç yok... Caner merkezden delinme riskine karşı Balta'nın yerinde kalması için Brozovic'i savunup kenara koşturuyor sonra.




22:44


Srna topla buluşuyor, düzeltiyor, içeriye bakıyor ve kime atacağını görüp keyfe keder öyle orta değil, pas çıkarıyor.
 Peki kime atıyor? Ozan'ın bir türlü yetişemediği Brozovic'e..

Sonra koşu mesafeler, sprintler v.s. önemli değil diyorsunuz.

Evet, önce taktik disiplin gelir ama sonra da bu yetişmeler, hızlanmalar, koşturmacalar..

,

22:46 



22:46..

Ozan kusura bakmasın, şutu çektirirken de etki edemedi, burada gollük kafaya da yetişemedi.

Buna yerleşim hatası dersin, oyun bilgisi dersin.. Taktik disiplin dersin.. Bir kişinin hatası dahi zincirleme bir sorunlar yumağına dönüşebilir. Sorun Oğuzhan değil, böyle bir durumda oyun bilgisinden yoksun orta sahalar ve savunma önü oyuncusu yoksunluğu.

Oğuzhan yerini kaybetse, adamını boşa çıkarsa dahi Selçuk'un yerini kaybetmemesi gerekir. Kendi yarı alanına çekildiğin bir noktada orta sahadaki demarke adamın zararı ne olabilir? yerini boşalttığında ise o bölgede demarke bir adam ise çok tehlikelidir. (Örnek: Brozovic)

Adam adama değil alan savunması yapılıyor. İnanın bana başından bu yana problem budur. İspanya'ya karşı oyunun boyunu kısaltıp iki dörtlü set çekmene rağmen o iki dörtlük setin arasına rakibi sokup boş pozisyonda topla buluşturuyorsun. 

Nasıl olur böyle bir şey?

Lütfen en baştan sayarak altıncı kareye bir göz atın. Hırvatlar orta sahadaki üç adamı da arkasına almışlar, önlerine inanılması güç bir boşluk var. Caner merkeze kaçan ve kimsenin marke edemediği oyuncusuna mı baksın yoksa arkadan Arda'nın takip koşusu gerçekleştirmediği gelen beke mi konsantre olsun? 


Çok koşmayabilrsiniz. Taktik disiplini çok yüksek Augsburg da Bundesliga'nın BAyern ile en az koşan takımı. Ama üst düzey yerleşimle bunu başarıyorlar. hoş en kötüsü dahi 106-107 koşuyor ama bu disiplin her şeyden önemli. İzlanda'da çok olan, bizde bazen çok iyi bazen de felaket olan...

Çek maçında her şey değişecek inşallah..

10 Mart 2016

Güzel adam gitti..



Jonathan Heimes yaşama veda etti. 26 yaşındaydı. 14 yaşından bu yana kanser ile mücadele veren bu muhteşem karakter Darmstadt takımının bugünlere gelmesinde yaşama karşı direnişiyle önemli rol oynamış ve sembol olmuştu.

Nasıl olduğunu bir kez daha anlatalım.

Darmstadt üçüncü ligin üçüncüsü olarak üst ligin sondan üçüncüsü ile iki maç üzerinden ligden çıkmak için mücadele verecekti. İkinci lige çıkmak adına önlerinde sadece iki maç vardı. Rakip Armina Bielefeld olmuştu. İlk maçı kendi sahasında 3-1 kaybeden Darmstadt'ın başta oyuncular olmak üzere tüm medya ve hemen herkes şansının  kalmadığını düşünüyordu. ikinci maça teknik direktörlerin bir planı vardı belki ama onu uygulayacak takımda oyuncu yoktu.

Dirk Schuster'in asistanı Sascha'nın aklına Jonathan Heimes geldi.

Neden?

14 yaşında kansere yakalanan Jonathan amansız hastalığı yendiğini düşündüğü noktada tekrardan kanser illeti vücuduna geri döndü. Heimes bırakmadı, beş kez bu hastalığı yok etmesine rağmen her seferinde bu illet  onun vücuduna yeniden gelmeyi başardı.  Savaştı, sonuna kadar.. Üstelik Jonathan Heimes "Sen savaşmalısın, henüz kaybedilmiş hiçbir şey yok" yazılı bilekliklerini de satışa sunarak buradan elde edilen geliri Frankfurt'ta kanserle yadım vakfına bağışlayarak hatrı sayılı bir gelir elde etmesine olanak tanımıştı.

Bölgenin bu savaşçı karakterini kulübe davet eden Darmstadt teknik ekibi Heimes'in hikayesini anlattı  ve maç öncesi tüm oyuncular onu dinleyerek farklı bir motivasyona sahip oldular. 50 tane Heimes'in bileklerinden satın alan Darmstadt teknik direktörü Dirk Schuster ikinci lige çıkmak için oynayacakları son maç öncesi şunu söyledi

"Şüpheye düşen olursa bileklikteki yazıyı okusun".

Bilefeld ile evinde 3-1 kaybettiği maçın rövanşına işte böyle çıktı Darmstadt. 90 dakika sonunda da bu sefer 3-1 galip gelip maçı uzatmaya götürmeyi başardılar. İç sahada yapamadıklarını deplasmanda başardılar. Dahası şu.. Uzatmanın 110.dakikasında yedikleri golle geri düştüler. Buradan ayağa kalkmak mümkün mü?

"Savaşmalısın, henüz.."

Tabela kalktı, uzatmanın da uzatması 2 dakika.. Tam bu noktada  gol atarak Bielefeld'i geçip ikinci lige bu şekilde yükseldi Darmstadt. Üstelik aynı yıl da birinci lige yükselme başarısı gösterdiler.





O müthiş Bielefeld maçı sonrası Jonathan Heimes'ı ortaya alarak "Sen olmasan biz bunu başaramazdık" diyerek savaşçı Jonathan'ı onore ettiler her ne kadar ön planda olmak onun çok istediği bir şey olmasa da.."Normalde ben sizi arkada bir yerde tebrik etmek istiyordum ama siz beni alıp sahnenin önüne getirdiniz. Tekerlekli sandalye ile maalesef kaçmak mümkün olmadı" diyordu o müthiş gecenin sonrasında Jonathan.. Darmstadtlı Sailer tüm takımı ateşleyen o  cümleyi koluna dövme olarak yazdırdı ve yaşamının kırılma anı olarak asla unutmayacağını belirtti. Takımdaki bütün futbolcular tek tek gelip ona teşekkür ettiler. Hemen hepsinin kurduğu cümlelerin özeti şuydu "Bize nasıl bir güç verdiğini tahmin  bile edemezsin, çok çok teşekkür, senin sayende çıktık"



Sadece Darmstadt futbol takımına değil,  satışa sunduğu bilekliklri ve  hikayesiyle pek çok insana moral kaynağı olup yaşam karşısında kolay pes etmemelerini sağlayan Jonathan geçtiğimiz gün 26 yaşında  yaşama gözlerini yumdu. Aytaç Sulu bu acı haber sonrası ligde kalırsak bu başarıyı ona adayacaklarını söyleyerek Heimes'i kaybetmenin acısını dile getirdi.

3 Mart 2016

DEMİRKOL YAZISI HAKKINDA




Şimdi diyecekler ki kariyerini düşünüyor, basının içerisine girdi ondan böyle de şöyle de. Bunu da göze almak zorundayım. Her hatanın bir diyeti vardır, gerekise ödenmek zorundadır.


Ben bir Pazar günü bundan 7 yıl önce Augsburg’da yurt odasında demlenirken kafama eseni düzensiz ve oldukça uzun bir şekilde ve son derece samimi olarak yazıya geçirdim. Lincoln ve Emre eleştirileri üzerinden Mehmet Demirkol’un “taraflı” yorumlar yaptığını iddia ettim  uzun ve okunması benim için bile bugün çok zor olan bir yazı sonrası.  Akabinde “Spor Servisi” üzerinden bu yazıya cevap verildi.

Şık bir davranıştı. Sapına kadar eleştirildiği bir yazıya cevap verdiler, gündeme taşıdılar.

Aradan geçen 7 yıl sonunda o yazı için şunu söylüyorum: İçerisinde pek çok hata ve yanlış analiz barındırıyor. Ortaya koyduğum yazarın çelişik yorumları vardır ama arkasındaki niyet konusunda hatalı tespitte bulundum. En önemlisi Mehmet Demirkol Fenerbahçeli olduğu için bilinçli olarak bir yorumda bulunduğuna bugün inanmıyorum. Çelişkili ve doğru olmayan tespitleri olsa dahi bunun altında “Dur şurdan Galatasaray’a çakayım da Fenerbahçem ilerlesin” diye bir niyet olduğunu düşünmüyorum. Bu şekilde insanları yönlendirerek yanlış yaptığımı, hatalı bir şekilde bir insanı eleştirdiğimi en azından bugün biliyorum ve özürümü de diliyorum buradan.

O yazının içerisinde olan zamanın doğru tespiti şuydu: Avrupa futboluna uzak olan insanlar, tanımadıkları bir futbolcu hakkında üç beş maç sonrası yorum yapıp hata yapıyorlar. Daha sonra “ben yanıldım” diyemedikleri için o yorumun gerçeğe dönüşmesi için çaba sarfediyorlar. Bugün artık insanlar “özür diliyorum” diyor, başta öyle düşündüm ama beni yanılttı” cümlelerini kurabiliyorlar. Bloglar dönemi sonrası yazarlar Avrupa Futbolu’na bundan 10 sene önce olduğu kadar uzak da değil artık. Belki de bunları mesleki olarak kendilerini ispat ettiğini düşünen insanlar çok daha kolay bir şekilde yapıyorlar ya da farklı bir savunma mekanizması. Ama artık yapıyorlar ve yanlış yorumunda inat etmiyorlar. Demirkol de yapıyor, diğerleri de.

Diğer önemli bir tespitini de Mehmet Demirkol da olmak üzere pek çok yazar sonraları sık sık dile getirdi ve o da şuydu: “Yabancı teknik direktörlere başarısız olduğunda dilediğimiz gibi saydırıyoruz lakin yerli olunca bir yerde karşılaşırsak sorun olmasın, üç beş muhabbetimiz var diye “sınırlı eleştiri” getiriyoruz.

Bunlar bugün de savunduğum içerikler..

Arkadaşlar insanlar sürekli her gün yeni bilgi ile yenileniyor, farklı görüşe sahip oluyorlar. Burada her şey samimiyet üzerinden değerlendirilir. Misal ben o gün sonuna kadar savunduğumu bugün “hatalıyım” diye üzerinden geçerken ne kadar samimiyim? Soru şudur: Acaba Demirkol’den çıkarım var da mı bir “U” dönüşü sergiliyorum yoksa o gün inandığım şey bugün bana “komik” geldiği için mi? Bunun kararını sizler vereceksiniz, ben de saygı duyacağım.

Size spor yazarları hakkında genel olarak şunu söyleyeyim: İstisnalar olsa da geneli “tarafsız” bakarlar.  İştahları “yeni bir şey söyleme” dir. “farklı bir şey” dile getirme. “Doğru tespit” yapma adına tarafı olduğu camiayı dahi asmaktan geri durmazlar. Gerçekten mesleğine aşık olanlar bir süre sonra da tarafsız olurlar, ben mesleğime aşık değilim mesela. Misal Fenerbahçeli bir spor yazarı “Kjaer çok kötü futbolcu” diyorsa onun kötü oynamasını bekler. Aslolan kulüpler değil ayrıksı bir şekilde dile getirdiği öngörülerinin doğru olmasıdır. Bu düşüncelerin esiri olurlar. Mesele Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş değildir.

Mesela Mehmet Demirkol’ü illa bugün eleştireceksem zamanında “Sercan Sararer” için ekran başından “Türkçe konuşacak” diyerek gürlediği bir programı sonuna kadar eleştiririm. Annesi ve Babası iki ayrı milletten olan insanın Türkçe öğrenme şansının olmadığı yerde bu zorlayıcı faşizan baskısı hakkında sabaha kadar yazıp çizebilirim eğer o da bu görüşü bugün hala paylaşıyorsa.. Hatta bu konu hakkında diretirse Demirkol’e “faşişt” bile derim hiç çekinmeden..  Çok daha yeni bir eleştiri ise hakem Deniz Ateş Bitnel’i asıp kesmesi. Oysa bir iki yıldır hakemler konusunda ne kadar doğru tespitleri vardı? Bundesliga’da çok sık görülen hatalardan birkaçını aynı anda yapmış talihsiz bir hakeme herkesin yüklendiği noktada yıllarca söylediklerinin aksini yaparak toplumsal nefrete ayak uydurması. Onun da sık sık dile getirdiği gibi "hakemlerin taraftarı" yok. Belki bunun üzerinden de çeşitli yorumlar yapabilirsiniz.. Gelin görün ki “Dur şurdan çakayım da Fenerbahçe ilerlesin, GS kaybetsin” tarzı düşünce içerisinde olmadığına da sonuna kadar inanıyorum. Bu konuda insanları yanlış yönlendirdiğimi de kabul edip tekrar özür diliyorum kendisinden. Yani 7 yıl önceki yazı “çok iyi, müthiş, demirkolü anladık” değil.

Memlekette "taraflı" olmak zorunda bırakılan gazetelerin muhabirleridir. O insanlar da maalesef "taraflı" olmak zorundadır mesleğini devam ettirmek adına. Öyle bir sistem ki birilerinin insiyatifi ile iş yapmak zorundasın. Eğer eleştiri dozunu kaçırırsan seni kulüp iş yapamaz duruma getirebilir. Bu da birilerinin "taraflı" olduğundan ziyade sistemin sakat olmasından kaynaklanan düzeltilmesi zor bir durumdur.

İnsanlar hızlı bir şekilde övgüden sövgüye geçecek ve “kariyeri için onu bunu yapıyor” diyeceklerdir. Başta da söylediğim gibi bir hata varsa bedeli de olacak.  İnsanların niyetleri hakkında daha özenli bir şekilde yazıp çizmek gerekir.  Mehmet Demirkol’un yorumlarında tutarsızlık ya da çelişki vardı ve olacaktır ve fakat benim gözümde mesleğine aşık bir insan olarak “tarafsız” olarak yorum yapan bir gazetecidir. Uğur Meleke ile beraber ülkede olması gereken üç beş spor yazarından birisidir. (Bunu 7 yıl önce de sık sık dile getirdim, asıp kesmeden önce bilginiz olsun)

SNEIJDER MESELESİ


NTV Spor’un haber müdürü Özgür Buzbaş bizzat birinci elden haber getiriyor. Sneijder’in menajerinin söylediği sözler. Bu bilgiyi alan Demirkol da bunu ekrana taşıyor. Bana bu bilgi Özgür Buzbaş’tan gelmiş olsa aynısını ben de bugün ekrana taşırdım. Siz de takdir edersiniz ki haber müdürü adam. (Bence güvenilir bir insan ama bu "bence" )  Yalnız Galatasaraylıların  bu bilgiden ziyade bunun açığa çıkmasıyla meşgul olması doğru değildir. Çünkü kulübün içerisinde olup biteni kaçırarak gerçeği ıskalıyorsunuz.  Gerçek ise şudur: Yönetimin idare becerisi olmaması ve işinde uzmanlaşmış konumda bulunmaması nedeniyle gerek sosyal medyada kopan kuru gürültüye gerekse de herhangi bir oyuncusunun analizine göre kendisine tavır biçmesi. Ne taraftara ne de oyuncusuna “Yapılması gereken budur, siz işinize bakın” diyemiyor zira o işbilir durumu yok. Maaalesef gerçek budur. Sneijder meselesinde basit bir haberi açık eden insana yüklenmekten ziyade "Galatasaray'da neler oluyor" konusunda daha çok bilgi alıp süzgeçten geçirerek iyi analizler yapılmalı. X yazar  iyi ya da kötü değil mesele çünkü. 

1 Mart 2016

Mantalite..




"Bilet-Kombine fiyatlarını elbette 104 değil de 300 de yapabiliriz. Bu bize peki ne kazandırır? Yılda 2 milyon euro daha fazla gelir. Bazen bir transfer görüşmesinde beş dakikada verdiğin ya da kazandığın paraya eşit. Ama taraftar için 104 ile 300 arasındaki fark çok fazladır. Taraftarlar yolunacak kaz değildir. İngiltere'den farkımız budur, futbol her kesime hitap etmek zorundadır."

Uli Hoeness


Bu yüzden Bayern Münih yaklaşık 10 yıldır stadında tek bir seyirci kaybı yaşamadan, yüzde 100 doluluk oranıyla  maçlarını oynuyor. 

Taraftar baskısıyla kazanacağın bir maç Türkiye Süper Lig'inde zaten sana ekstra 1 trilyon 300 milyon gelir getirecek, o ucuzlattığın biletin parasını taraftar sana misiyle zaten öder.

28 Şubat 2016

İKİ DOSTUN DARBESİ BAYERN MÜNİH EFSANESİ


Bundan tam 116 yıl önce 27 Şubat 1900'de kurulan Bayern Münih ilk şampiyonluğunu 12 Haziran 1932 yılında elde etti. Nürnberg’de oynanan şampiyonluğu belirleyecek final maçında Bavyera ekibinin rakibi, 5 şampiyonluğu bulunan Eintracht Frankfurt’tu. Münih’in kırmızılıları maçı 2-0 kazandı. Lakin kulüp ilk şampiyonluğunu kutlarken, 37 yıl boyunca bu şampiyonluğa hasret kalacağını bilmiyordu; Teknik direktör Richard Kohn ve başkan Kurt Landauer’in Yahudi olması her şeyi değiştirdi


Şampiyonluk sonrası takımı üstünden öyle bir Hitler nefreti geçti ki şampiyon takım amatöre kadar yol almak durumunda kaldı. Teknik direktör Dombi tehlikeyi önceden fark edip hızlı bir şekilde İsviçre’ye doğru kaçarken, dört kardeşini de Hitler faşizmine kurban verecek olan başkan Kurt Landauer, o meşhur “9-10 Kasım Yahudi Temizliği” operasyonunda tutuklanarak, 33 gün kalacağı Dachau’daki toplama kampına götürüldü. Landauer’in kaderini kardeşlerinden ayıran şey, I. Dünya Savaşı’nda Almanya adına ön cephede savaşmış olmasıydı. Bu yüzden serbest bırakıldığı bir anda, bir faytonun içerisinde saklanarak İsviçre’nin Cenevre şehrine kaçabildi.  Bayern Münih’in yönetimi ve üyelerinin hemen hemen hepsi İkinci Dünya Savaşı’nın ön cephesine yollandı ve kulübün içerisi Naziler tarafından tamamen boşaltıldı. Münih’in temsilcisi 1860 olurken, Bayern ise alt liglerde geçirdi ömrünü.


1963 yılında ulusal lig olarak “Bundesliga” kurulduğunda, “aynı şehirden iki takım olmaz” bahanesiyle davet dahi almadılar. Şehrin o dönem büyük takımı ve davet edilen kulüp 1860 Münih oldu.. Ancak dünya futboluna ismini ezberletecek olan yetenekler ordusu bu gerçeğe rağmen "tuhaf" bir şekilde soluğu Bayern’de aldı.  Diriliş dünyaya kendisini tanıtacak olan yetenekli futbolcuların enteresan bir şekilde Bayern'de toplanmasıyla mümkün oldu.

Misal Franz Beckenbauer’in çocukluk hayali şehrin büyük takımı 1860 Münih’te forma giymekti. Bir gün MSC formasıyla hayalini kurduğu takıma karşı oynarken, sahada rakip takımın kaptanı Erhart Hofeditz ile kapıştı. Bu kavganın içerisinde “Kaiser”, Hofeditz’den tokatı yiyince her şey değişti. Böylece Franz soluğu 1860’da değil de Bayern Münih’te aldı…Gerd Müller’inse aynı gün içerisinde iki randevusu vardı. Biri 1860’la öbürü Bayern’le. Öncelik verilen 1860 menajerinin geç gelmesi Alman tarihinin gelmiş geçmiş en değerli oyuncusunun Bayern Münih forması giymesiyle sonuçlandı. Efsane kaleci Sepp Maier’in hikayesiyse en ilginci. Maier, TSV Haar takımının forvetiydi. Ancak kaderi 15 yaşında değişti; Bayern Münih’in B takımı ile maç yapan Haar takımının kalecisi sakatlanınca iş forvette görev alan Maier’e düştü. O maçta Maier 9 gol yemesine rağmen Bayern Münih’in radarına girmeyi başardı  ve bir süre sonra da transferi gerçekleşti. Beckenbauer, Müller, Maier derken öyle bir kadro oluştu ki 70li yıllara Almanya milli takımı ve Bayern Münih damga vurdu.

Ulusal lig "Bundesliga" 1963 yılında kurulduktan iki yıl sonra birinci lige yükselen Bayern, 1969 yılında ilk şampiyonluğuna ulaştı. Daha sonra beş yıl içerisinde 2 kez ikinci, 3 kez de şampiyon olurken arka arkaya 3 kez de Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kaldırarak ismini tüm dünyaya duyurmayı başardı. O müthiş kadronun işleriydi tüm bunlar.. 1974 yılında ise 6 yıl sürecek olan düşüş başladı. Bugünkü Bayern Münih'in temelleri ise işte bu düşüşün sonucunda gerçekleşen olaylar sonucu atıldı. O dönem yaşanılanlar Almanya'da futbol kulüplerinin yönetim şeklini değiştirdi. Başarı taklit edildi ve bugün özellikle ülkemizde görülen amatörlüklerin Almanya'yı erken bir şekilde terk etmesini sağladı.  

Neler olmuştu?


BAYERN'İ KURTARAN BREİTNER DARBESİ

 "1966 sonbaharıydı. Ben 15 Uli ise 14 yaşındaydı. Eyalet seçmeleri için toplanmıştık. 20 kişiden oluşan oyuncu grubunu antrenör odalara dağıtıyordu. Pek çoğu birbirini bir yerlerden tanırken tam yanımda duran Uli ile ben kimseyi tanımıyorduk. Antrenör geldi ve 'Siz ikiniz de bir odaya geçin' demesiyle başladı her şey" diye anlatıyor Paul Breitner bu birlikteliğin başladığı noktayı.  Orada başlayan dostluk dış ülkelerde oynanan maçlar için gidilen uzun tren yolculuklarında pekişti ve farklı ülkelerde yapılan maç dönüşleri artık biri diğerinin ailesinin evinde kalmasıyla olgunluğa erişti. Bayern Münih'in kapısından aynı dönemde içeri girdiklerinde 20li yaşlarının henüz daha ilk aylarını yaşıyorlardı. Breitner'ın Real Madrid'e transfer olasıya kadar olan süreçte ikisi aynı odayı paylaşmaya devam etti. Bir gün askerlik için evin kapısını zorladıklarında Uli Hoenes kadim dostu Breitner'ı kömürlükte saklayacaktı üç gün boyunca.. O tek odalı iki kişilik ev yaşantısının ve dostluğun belgeseli yapıldı, kitabı yazıldı ve efsane bir süreç olarak Alman tarihine geçti.

Ne var ki Breitner çok iyi oyuncuydu ve Real Madrid de ısrar edince ilk ayrılık kaçınılmaz oldu. Real Madrid dönüşü borç içerisinde yüzen Bayern Münih'in parası Breitner için çıkışmayınca soluğu milyoner sponsoru olan Eintracht Braunschweig'da aldı, gönlü ise yuvası Bayern Münih'te kaldı. İnanması kolay olmayacaktır belki ama her şey bu ikilinin dostluğuyla başladı. Başkan Wilhelm Neudecker 2 milyon mark olan Breitner'ın bonservisinin bir kısmını bulsa da sonunu getiremiyordu. Uli Hoeness dostu için devreye girdi ve futbolcu olmasına rağmen işe el attı. Memleketi Ulm'den kamyon firması Magirus Deutz'u kulübe "şartlı" sponsor yaptı. 600 bin mark net gelir elde edilecek olan bu anlaşmanın şartı şuydu "Buradan kazanılacak olan para, arkadaşının bonservisine harcanacaktı". Bir zaman sonra "Yaptığım en büyük hata" diyecek olan başkan Hoeness'in şartına uyar ve Breitner'ı takıma 1978 yılında transfer ederken, kronik sakatlığı sonucu kadroya giremeyen Uli Hoeness'i ise çok sevdiği Bayern'den kopararak Nürnberg'e kiralar.. Takıma dönen Almanların saha içi tartışmasız gelmiş geçmiş en güçlü lider olan Paul Breitner işe koyulur.


6 milyon mark borcu olan Bayern Münih 6 yıldır da kupa göremiyordu. Bayern her açıdan bitmiş, tükenmiş idi Paul Breitner ikinci kez takıma dahil olduğu 1978 yılında.  Beckenbauer ve Müller gitmiş, borç milyon markları bulmuş, sonuçlar günden güne kötüleşmişti. Başta teknik adam seçimi olmak üzere pek çok konuda Breitner ve başkan anlaşamıyordu. Henüz sezonun başında Paul Breitner antrenmanların yetersizliğinden, idmanların doğru olmadığına kadar bir dizi şikayetle teknik direktör Gyula Lorant’ın üzerine gitti. Breitner'a göre Lorant'ın gitmesi gerekiyordu başkan ise kalmasını istiyordu. Kızıl Paul sazı eline alıp Sepp Maier ile birlikte oyuncuları örgütledi. İsyanı başlattı. Direniş artık gizli saklı değildi; mikrofonlara yansımıştı, televizyon ekranlarından başkanla atışmalar başlamıştı. Düsseldorf deplasmanında 7-1 kaybedilince Bayern Münih’te oyuncular açık açık deklare ettiler: Kulüp başkanı ve teknik direktör gidecek! Takım üst üste maçları bilerek ya da bilmeyerek kaybetmeye başlayınca 1979 Şubat ayında Gyula Lorant’ın görevine son verildi. Breitner savaşta öne geçmiş, sezon başı istediğini bir şekilde almayı bilmişti. Yerine gelecek teknik direktör konusu ise savaşın son aşamasıydı. Paul Breitner liderliğindeki oyuncular yardımcı antrenör Pal Csernai’nin görevi devralmasının doğru olacağını düşünürken, başkan Wilhelm Neudecker ise Max Merkel’i takımın başına getirmeyi düşünüyordu. İsyan büyüyor, örgütlenmiş futbolcular karşısında başkan çaresiz bir şekilde kıvranıyordu.  19 Mart 1979 günü başkan Wilhelm Neudecker “Bu anarşistlerle artık uğraşamayacağım” dedi ve kazanan Breitner liderliğinde oyuncular oldu.

Darbe sonrası takımın başına getirilen başkan Hoffman ve teknik direktörü Csernai ile "anarşist" Paul Breitner

Teknik direktör beklendiği gibi Pal Csernai olurken yeni başkan da Paul Breitner’ın istediği şekilde Willi O. Hoffman olmuştu. Yukarıdaki fotoğraf, gücün kimde olduğunu net bir şekilde gösteriyor olsa gerek. Breitner başkanı ve teknik direktörü seçti ama bugüne kadar etkisini sürdürecek asıl değişikliği ise "sportif direktör" olarak Nürnberg'de futbol yaşantısına devam eden kadim dostu Uli Hoeness'i getirmek oldu. Bu yeni yönetimde güç paralı başkanların değil artık Uli Hoenessgillerin olmaya böyle başladı. Başka bir ifadeyle 14-5 yaşlarında başlayan dostluğun temellerini attığı "farklı" bir yönetim. Uli, parayı bulup dostu Breitner'ı getirdi ve fakat kronik sakatlığı nedeniyle Nürnberg'e gönderildi. Breitner ise darbe yapıp Uli Hoeness'i deyim yerindeyse Bayern'e çiviyle çaktı. Hoeness 27 yaşında futbolu bırakarak menajer oldu ve öyle başarılı oldu ki Almanya'nın futbol yönetimini değiştirdi.  Breitner sonrası artık bu işten çakmayan para babaları söz sahibi olamayacaklardı.  Uli Hoeness, kulübün başkanı olduğu güne kadar, yani o darbe sonrası 35 yıl boyunca Bayern’in her şeyi oldu ve saha içerisine yaptığı doğru hamleler kadar sahanın dışında da harekete geçerek 6 milyon mark borçla aldığı Bayern Münih’i en azından ekonomik anlamda dünyanın en iyisi yaptı. Neymar transferi söz konusu olduğunda uluslarası düzeyde rakiplerine yaptığı şu gönderme bizzat onun zirvesidir: “Biz transfer yaparken diğerleri gibi bankanın kredi bölümüne değil, veznesine gideriz.” Zira bugün Bayern Münih'in borcu olmadığı gibi kasasında hazır 400 milyon euro parası var. Darbenin hemen arkasından 6 yıl hasret kalınan şampiyonlukla başlayıp hiç bitmeyecek bir başarı öyküsü bu şekilde yazıldı. Bayern Münih bir dönemin başarılı takımı olarak anılmaktan kurtulup istikrarlı başarıyı bu darbe sayesinde başardı. Artık orada “eski futbolcuların” gücünü hiçbir işadamı kıramıyordu. Kimin başkan olduğunun önemi olmadığı kadar yeri ve zamanı geldiğinde o başkan Franz Beckenabuer olsa bile  “gider yapacak” bir güce sahip oldu Uli Hoeness. Alman futbol kulüplerinde başkanlardan ziyade atanan bu sportif direktörlerle yönetilme geleneği aslında Paul Breitner darbesiyle başlamıştı.


HOENESS İLE GELEN PROFESYONELLİK 

Uli Hoeness’in bu başarısıyla beraber Alman kulüpleri artık farklı şekilde yönetilmeye başlandı. Kongreyle “tek tek” seçilen yönetim kurulu üyeleri ve kulüp başkanı artık operasyonel işlemlerden elini ayağını çekti. Teknik direktörleri kovma hakkı dahi yoktur. Üst düzey başarı taklitlerini doğurdu. Zamanla sportif direktörün yanına finans sektöründe uzman bir kişi daha eklendi. Toplamda dördü geçmeyecek olan bu maaşlı insanlarla, 40 yıl önce hayata geçirdikleri bu kurumsallaşmayı Türkiye’nin 21 yüzyıldan 15 yılı geride bıraktığımız dönemde dahi geçemediğini biliyoruz. Seçilen ve zaman zaman değişen yönetim kurulları gerçekte “denetleme” kurulları olarak çalışır ve kulüplerde söz sahibi olan insanların büyük çoğunluğu artık işadamı değil, futbol geçmişi olan uzman insanlar olur. Sportif yönetim bizde olduğu gibi iki ya da üç yılda bir yapılan kongrelerle değişmediği gibi performansa dayalı bir şekilde iş ömürlerine sahipler. Başka türlü altyapı organiasyonlarından tesislere kadar pek çok konuda böylesine bir gelişim mümkün olur muydu sizce? Uzun vadeli projelerin başında altyapı gelir. İki yıllık sportif başarıya bağlı yönetimlerin bunu başarma şansı var mıdır sizce?


                                         ÖTEKİ BAYERN

İki sıkı dostun birbirlerini Bayern’e bağlamasının ardından yönetim iş adamlarından futbolun gerçek sahiplerine geçince, Bayern Münih farkı ortaya çıktı. Tüm dünyaya örnek teşkil edecek üst düzey profesyonel yönetimine rağmen, futbolun özünde yer alan “amatör ruhu” kaybetmeyen nadir takımlardan birisi bugün Bayern. Dışarıdan baktığınızda gördüğünüz zengin, şımarık ve acımasız kapitalist tavır, içine girip merceği yaklaştırdığınızda yavaş yavaş kayboluyor ve ortaya eski futbolcuların yönetimindeki “öteki bayern” çıkıyor…

Bayern’in dünyanın en başarılı kulübü olup olmadığı tartışılır ama 40 yıla yakın zaman dilimi içerisinde, dünyanın en iyi yönetilen kulübü olduğu tartışmaya kapalıdır. Rakiplerinin en iyi oyuncularını kadroya katmasıyla ülkemizde kötülüğün simgesi “Darth Vader” gibi anılsa da gerçek çok daha başkadır: Bayern Münih bir ailedir!  Bu kavrama Almanya’daki diğer takımlardan çok daha fazla değer vererek farkını ortaya koyar, Bayern. Breitner’in darbesi sonrası geçen 40 yıla yakın zaman içerisinde, yönetim kulübe emek vermiş malzemecisinden futbolcusuna kadar her bir parçasına yaklaşımıyla fark yarattı.

 Kendisine büyük paralar teklif edilmesine rağmen, en iyi döneminde kulübe sadık kalan Mehmet Scholl’e, bir yılı aşacak sakatlığına rağmen 2 yıllık sözleşme önerilmesi işin özetidir. Sözleşme sonrası Mehmet Scholl “Bayern Münih’te var olan insanlığı, dünyanın başka hiçbir profesyonel kulübünde bulamazsınız” derken haksız da değildir. Öyle oldu ki özel hayatında sorunlar yaşadığı zaman Uli Hoeness ona evinin kapılarını açtı, bir oda dahi verdi Mehmet Scholl’e tıpkı depresyondan futbolu bırakan Sebastian Deisler’in gecenin üçünde, beşinde sık sık ziyaret edip kaldığı ve kendisini o dönemde "en iyi hissettiğim yer" dediği gibi.


Gerd Müller’i yıllar sonra girdiği alkol batağından kurtmak adına Hoeness ve Beckenbauer eşliğinde bir grup Bayern Münih yöneticisi seferber olmuştu. Nihayetinde “Bundesliga’da tüm zamanların en değerli oyuncusu” seçilen efsaneyi tedavi olmaya razı ederek yaşama tutunmasını sağladılar. Uli Hoeness’in beraber oynayıp goller attırdığı, kupaları topladığı klinikteki arkadaşını, kulübe dahi uğramadan her sabah ziyaret etmesidir vefa. Her gün yapılan yüzlerce kilometre dahi arasına hiç girememiştir bu iki arkadaşın. Ayrıca alkol belasından kurtulduktan sonra Gerd Müller artık altyapıda çalışarak yaşama ikinci kez Bayern Münih ile tutmuştur. Bayern’de iki yıl oynadıktan sonra işsiz, parasız kalıp sokaklara düşen  Jürgen Wegmann’ı da fan shoplarında iş bulması gibi sahipsiz bırakmamıştır büyük golcüyü.

HAMANN’IN BAŞINDA BEKLEYİŞ…

2003’te Ottobrun’da seminerde konuşan Bayern Münih patronu Uli Hoeness’in konuşması, eşinin kulağına bir şeyler fısıldamasının ardından yarıda kesilir. Önce bir şaşkınlık olur salonda. Bir an olsun ardına bile bakmadan, efsane menajer soluğu hastanede alır. Zira konuşma esnasında henüz daha 23 yaşında olan Dieter Hamann’ın kalp krizi geçirdiğini öğrenmiştir. Hamann ise “Belki genç yaşta kalp krizi geçirmenin şokunu atlatabilir, hatta unutabilirim ama uyandığımda sabaha kadar başımda nöbet beklemiş Uli Hoeness’i görmenin şokunu ise asla” diyecektir yıllar sonra.

Başarılı savunmacı Sammy Kuffour 15 aylık kızının memleketi Gana’da havuza düşerek yaşama veda ettiğini öğrendiğinde, en hızlı bir şekilde futbolcusunu Gana’ya göndermek için özel jeti hazır eden Bayern Münih ve “Ne zaman istersen o zaman gel” notunu da iliştirir. Kuffour bu zor zamanlarda “Ailem olmasa altından kalkamazdım” derken aile olarak Gana’da bıraktığı eşinden ziyade, kulübü Bayern Münih’i işaret ediyordur.

PR ÇALIŞMASI DEĞİL, AİLE OLMAK

Mehmet Scholl, Dieter Hamannn ya da Gerd Müller gibi sadece popüler isimlere bu yardımların yapıldığını düşünüyorsanız Bayern Münih felsefesini henüz idrak edememişsiniz demektir. O çatı altında bir gün dahi top oynayarak ailenin bir parçası olmuş her insan aynı değerdedir.

80’li yıllarda gol kralı olarak transfer edilen ve iki yılda sadece iki gol atan fiyasko transfer Lars Lunde, felaket performansının ardından memleketi İsviçre’ye dönmüş, bir zaman sonra arabasıyla kaza yapmıştır. Ne parası kalmıştır ne de masrafları karşılayacak bir sigortası vardır. Tam bu durumda Münih’ten çıkıp gelen Uli Hoeness, eski oyuncusunun hastane masrafları karşıladığı gibi 240 saat komada kaldıktan sonra koordinasyon yeteneğini kaybeden, dişini bile fırçalamaktan aciz eski futbolcusunun kendi evinde bakımını da üstlenmekten çekinmez. Üstelik ona yer açmak için kızı Sabine oğlu Florian'a taşınmak zorunda kalır 1988 yılında aylar sürecek bakımı için.. Mr. Bayern Münih olarak anılan Uli Hoeness’in eşi, “O artık bizim üçüncü çocuğumuz oldu” diyecektir günlerde evinde baktığı Lunde için. Uli’nin “Neden yaptınız bu yardımı?” sorusuna verdiği cevap, Bayern’in öteki yüzünü açıklar: “O bir dönem Bayern Münih’e hizmet ederek bizim ailemizin bir parçası olmuştur. Aile, zor zamanlarında evlatlarının yanında olmalıdır.”

Altyapı hocası Udo Bassemir’e kanser teşhisi konduğunda ilk duyduğunuz haber tedavi için işi bıraktığı olur. Hoeness hızlı bir şekilde kemik illiği bağışı için kampanya düzenler. Ardından uzunca bir zaman sonra, bir yerlerde küçük bir not olarak maaşını sağlıklı oluncaya kadar Bayern Münih’ten çalışmadığı halde aldığını okursunuz. O aradan geçen zaman aslında tüm bu eylemlerin de samimiyetini ortaya koyar… Tam da iflas tehlikesi yaşayan Borussia Dortmund’a iki milyon euro nakit para yardımı yapıldığının, 10 yıl sonra; takımın şampiyonluğa oynadı zamanlarda öğrenilmesi gibi.

BUNDESLİGA’YI BESLİYOR

Bayern’in kendisini güçlendirmek adına karizmasını da arkasına alarak rakiplerinin en iyi oyuncularını birer birer aldığı bir gerçektir.  Bazen bunu “oyuncuya daha az para harcama” adına kirli yollarla yaptığını da biliyoruz. Lakin böyle bir eylemi, etik açıdan kusurlu bulacak olanın rakiplerinden transfer yapmamış bir kulüp olması gerekir. Jürgen Klopp’un Götze transferi sonrası yaptığı açıklama işin özetidir: “Büyük balık küçüğü yer. Nasıl ki biz Gladbach’tan Reus’u daha çekici olduğumuz için almaktan kaçınmıyorsak, Bayern Münih de bizden oyuncu alacaktır, bu normal.” Olağan dışı olansa Bavyera ekibinin kendi ligine yaptığı yardımdır. Bayern Münih, parçası olduğu aileye yardım etmekten hiçbir zaman geri durmadı. İçeride rakibi yok belki ama uluslarası arenada Real Madrid, Barcelona ve Manchester United ile kıyasıya bir yarış içerisinde. Rakibi olan üç takımdan senede 150 milyon euro daha az yayın gelirine sahip olmasının sebebi, bulunduğu futbol ailesine yardım etmek. Maçlarını havuzu bozarak tek başına ihaleye çıkaracak olsa, Sat 1’in araştırmasına göre en az 200 milyon euro kazanacak durumda Bayern. Gelin görün ki taş çatlasa 35 milyon euro ancak kasasına giriyor. Bu yardımı yaparak, kendi gelirinden büyük ölçüde feragat ediyor ve ikinci lig takımlarına kadar uzanan sağlıklı bir beslenmenin oluşmasını sağlıyor. Öyle ki, arsızlaşan Alman takımlarından Eintracht Frankfurt başkanı Heribert Bruchhagen, Bayern Münih’in Şampiyonlar Ligi gelirinin adalet adına, diğerlerine dağıtılmasını önerebiliyor! Bugünlerde birinci Bundesliga kulüpleri toplanıp toplam yayın gelirinin yüzde 20'sini alan ikinci ligin "daha az para" alması için kulüpler birliğine mesaj verdiğini de hatırlatalım. Üstelik Bayern Münih öyle güzel yönetiliyor ki her sezona Avrupa arenasındaki rakiplerinden 150 milyon euro geride başlamasına rağmen, dünyanın borcu olmayıp da kasasında 400 milyon euro hazır para bulunduran belki de tek büyük kulübü. Havuzu bozduğu anda diğer bütün takımlarının kaybedeceği milyon eurolar bir yana, ihalenin yüzde yirmisine sahip olan İkinci Bundesliga’nın tamamının küçülmesi kaçınılmazdır


ST. PAULİ’Yİ KURTARMA EYLEMİ

Belki de en enteresan olanı Bayern Münih ve özelde Uli Hoeness’e en fazla küfrün edildiği St. Pauli tribünlerine yapılan ziyaret olsa gerek. İflasın eşiğine gelen St. Pauli’nin eşcinsel başkanı Corny Littman bir kurtuluş reçetesi hazırlar ve üzerine “Retter” (Kurtarıcı) yazan tişörtler basıp satışa çıkarır. Aynı “feda” tişörtleriyle benzer reçeteyi uygulamaya geçiren güzide kulübümüz Beşiktaş gibi. Uli Hoeness yediği küfürleri unutarak, “Bu kült kulüp yaşamalıdır” der ve takımı toplayıp Hamburg’a götürür. Orada oynanan maçta üzerinde “Retter” (Kurtarıcı) yazılı tişörtlerle sahaya girer ve St. Pauli’ye hatırı sayılır bir gelir kazandırır Bayern. Somut maç gelirinin yanı sıra, yapılan yardım kampanyasının da büyümesine olanak vererek St. Pauli'nin kurtuluşuna azımsanmayacak yardım yapar. Benzer hikayeye sahip olan Darmstadt’ın da tarihine baktığınızda yine yardıma Bayern Münih’in koşa koşa gittiğini okuduğunuzda sosyal yardım adı altında PR çalışması ile gerçek bir yardım elinin uzatılması arasındaki farkı da görebilirsiniz. St.Pauli konuşuldu ve fakat Darmstadt ancak 10 yıl sonra birinci Bundesliga'ya geldiğinde hatırlandı bu yardım. Ezeli rakibi 1860 Münih'e uzun süre yaptığı yardım nedeniyle kendi tribünlerinin belki de ilk defa protestosuna maruz kaldığını da hatırlatalım.

DOSTLUK ÜZERİNE KURULAN TEMEL

Bayern Münih’in futbolcunun dilinden anlamaması mümkün değildir, zira bugün yönetimin tamamına yakını bir zaman bu takım için yeşil çimlerde emek vermiş eski futbolculardır. 27 yaşına kadar Bayern Münih ile her türlü üst düzey başarıyı yakaladıktan sonra Uli Hoeness’in çok sevdiği kulübünden kronik sakat olduğu için gönderilmesi ile Mehmet Scholl’e hastanede attırılan imza arasındaki bağı kurmak çok da zor değildir. Benzer empatiyi herhangi bir iş adamının göstermesi mümkün müdür? 6 yıl şampiyonluğun olmadığı dönemde iki dostun kurguladığı sistem bugünkü Bayern Münih’in temelidir. Nihayetinde “dostluk” üzerine bina edilmiş bu sistemin insani değerlerinin her şeyin üzerinde olması da kaçınılmazdır. 

Ve zaman geldi Bayern Münih'i bugünlere getiren adam Uli Hoeness zor duruma düştü. Vergi kaçakçılığından mahkum oldu. Peki ona bu zor zamanlarında kim yardım ediyor? Bizzat kendisinin kurup 40 yıl boyunca özene bözene kurduğu Bayern Münih futbol ailesi. Geçmişinde böyle bir leke olmasına rağmen başkan Karl Hopfner "O aday olursa ben çekilir, ona yer açarım" diyor. 1978 yılında 3 yıl üst üste Şampiyonlar Ligi olup şampiyonluklar yaşadığı kulübü kronik sakatlığında onu kapı dışarı etmişti. 40 yıl sonra böyle olmadı. O'nun işini hakkıyla yaptığının en güzel kanıtı bu olsa gerek.


MR. BAYERN MÜNİH GERİ GELİYOR

O geri geliyor. Gittiği günden bu yana altyapıdan oyuncu çıkmıyordu. Oysa Thomas Müller'in Hoffenheim'a satılmasına engel olmasından David Alaba'nın takımda kalmasından tutun da Lewandowski'nin transferine ve aslında Klinsmann yerine ikinci ligden Klopp'u takımın başına getirmek istemesine kadar 40 yılda kimsenin yapamayacağı kadar sayısız doğru kararı vermiş işinin erbabı bir insan yeniden gücü eline alacak en geç Kasım ayında.. Dünya futbol tarihinde bu kadar uzun süre başarılı olmuş bir başka "futbol adamı" yoktur. Futbolculuğunda 3 kez Şampiyonlar Ligi'ni üst üste kazanmasından şampiyonluklara ve milli takımla Avrupa Şampiyonu olup Dünya Kupası'nı kaldırmasına kadar her şeyi yaşamış insan menajerliğinde bir dünya kulübü yaratmayı başardı. Başkanlığında ise Bayern Münih tarihinde ilk defa 3 kupayı da alarak zirveye yerleşti. 27 yaşında menajer olarak Alman futbol kulüplerinin erken bir şekilde profesyonel yönetilmesinin yolunu açtı. 29 Şubatta şartlı tahliye edilecek olan  efsane kaldığı yerden devam edecek.. 

7 Şubat 2016

2 yaşında namaz



Demet Akalın çocuğuna iki yaşında namaz kıldırıp bunu sosyal medya aracılığıyla insanlarla paylaştı.

Gerçekte burada iki büyük yanlış söz konusu. Böyle bir şey sanatçı tarafından paylaşıldığı zaman samimiyeti sorgulanır. Gerçekliği araştırılır ve "reklam" kokan hareketler olarak istemeseniz dahi yargılanır ki bu çok da üzerinde durulması gereken bir konu değil. Öte yandan bu eleştiride hedef bu çocuğun annesi ya da fotoğrafını paylaşan ebeveynidir.

Lakin asıl sorunlu kısmı ise bilincinin ermediği noktada "kendi inancını ve gerçeğini" çocuğa aşılayarak onun düşünsel gelişimini sınırlamasıdır. Başka açıdan bakalım.

 Tanrı  dünyadaki tüm insanlara eşit mesafede olması gerekir.

Eğer bu eylem doğruysa, sormak gerekir; İki yaşında kilise eğitimi almaya başlayan bir insanın "Müslüman" olma şansı nedir? Her aile çocuğunu kendi inancına göre iki yaşında yetiştirmeye başlarsa o çocuğun kendi gerçeğiyle arasına girilmiş olmaz mı? Zaten dünyada olan biten bu değil midir? Her insan eveveyninin dinini miras alması..

Üstelik iki, üç, beş ve on yaşları gibi bilincin henüz oluşmadığı noktada siz neyi ekerseniz, onu biçersiniz. Çocuğa seçim şansı bırakmazsınız. Bu durumda din tam da ırk gibi babadan oğula geçen bir "şey" olur ve özgür seçiminiz ancak kendinizin inandığı bir yalan olur. Başka bir ifadeyle bizim köyün tamamının alevi, karşı selimiye köyünün tamamının müslüman ve sunnni olmasının sebebi sizce nedir? İki yaşında bilinçli-bilinçsiz verilen eğitimin doğrudan sonucu değil midir?

Alevilerde Ali sevgisi fazladır ve sıklıkla 10 yaşında müslüman olduğu üzerine övgüler düzülür. Yahu 10 yaşında aile isterse yahudi de olunur, müslüman da olunur adam da öldürülür. Ne ki bu? Bak Demet Akalın'ın çocuğu iki yaşında namaz kılıyor. İsterseniz çocuğa 10 yaşında her şeyi yaptırabilirsiniz biraz pedagoji, eğitim v.s.  ile aranız iyiyse..

Kısaca senin -dinsiz ya da ateist değilsen-  herhangi bir dini seçmiş olman diye bir durum yok. Merak etme, yalnız değilsin, Recep Tayyip Erdoğan da Putin de Merkel de seçim yapmadı. Kimse hakkın yolunu bulmadı. Bizim köy gibi. Ailesinin dinini miras aldı çünkü "iki yaşında" başladı her şey. Olsa olsa içerisinde var olduğu dine uzaklaştı ya da yakınlaştı ama seçim yapmadı. Din "iyi" olarak benimsendiği sürece o nesneye yakınlaşırsın ya da uzaklaşırsın ama herhangi bir din seçmezsin. Milyarlarca insanın istatistiğine bakarsanız din değiştirme oranının milyarda bir dahi olmadığını görürsünüz. Daha da enteresan olan istatistik ise ailesinin dışında bir din seçenlerin oranı trilyonda bir dahi değil.

E o zaman Tanrı'nın  insanların her birine eşit mesafede olup olmadığını sorgularsınız ola ki herhangi bir dini doğru olarak kabul eden bir kelamı varsa..

Asıl soru şudur: Tanrı bu "seçimleri"  nasıl değerlendirecektir? Sen müslümansın bravo, sen değilsin? Böyle yaptığını düşünün bir an için..  Haksızlık değil midir bu?

Tanrı haksız bir şey yapar mı?

Şöyle bir baktığınız zaman müslüman bir ülkede yetişen insanların yüzde doksan dokuzunun müslüman olduğunu görüyoruz.  Aynı durum hristiyanlar için de geçerli. Tam da bu iki-üç yaşında bilinçli-bilinçsiz verilen dini eğitim nedeniyle..  Bu durumda bir "doğru" varsa insanlığın bir kısmı o doğruya çok uzak kalırken kimisi de o doğrunun içerisinde oluyor.

Bırakın farklılığı, aynı dinin kültürü içerisinde yeşermiş insanların dahi doğdığu anda sahip olduğu koşullar farklıdır. Aynı ülkede imamın oğlu ile mafya babasının din ile ilişkisi olmayan ailesinin kızının dahi "koşulları" farklıdır. Biri cami'ye yakındır diğeri adam öldürmeye, tam da "iki yaşında" başlayan eğitimler nedeniyle..

Durum buyken Tanrı tüm insanları dinsiz bir toplumda doğup belirli bir yaş sonrası okumaya başlayarak hakkın yolunu bulduğu sonucunu çıkaramaz. Bu  ortalama zekaya sahip her insan tarafından algılanabilir bir "adaletsizlik" olur.   Tanrı -ki en büyük akıl- böyle bir adaletsiz tutum içerisinde olmaz.

Sen neye inanıyorsun diye soran arkadaşlara cevap niyetine şunu söylüyorum: Adil bir değerlendirme olması için birbirlerinden farklı koşullarda doğan insanlığın her bir parçasına "tek bir doğru" dayatılamaz.  Her insan içerisinde bulunduğu kendisine özel koşullar içerisinde farklı sorulardan değerlendirilir. Tanrı adilse eğer aynı eylemi yapan iki insana farklı puanlar verecektir.

Her insan ancak kendi koşullarında bir değerlendirmeye tabi tutulabilir.

Bu şekilde düşünerek çevrenizde yaşayan her bir inanca saygılı olabilirsiniz. En az sizin kadar o da ailesinden kendisine miras kalmış inancı sahiplenmiştir en fazla. ancak içerisinde doğduğunuz dine rağmen farklı bir inanışa "dönüş" gerçekleştirmiş olanların "hesap sorma" hakkı vardır.

2 Şubat 2016

Marcelo hakkında..



Bir kulüpte öncelikli olarak “transfer politikası” belirlemeniz gerekir. Dışarıdan görüldüğü üzere Beşiktaş öncelikli olarak bu politika konusunda akılcı bir içerik üretmiş. Alman Ligi’nin orta sıra takımlarının istikrarlı oyuncularının “son iyi sözleşme” zamanlarını kollayarak onları takıma kazandırmak. Bunu biraz daha açalım. Andreas Beck ve Marcelo’nun en önemli ortak paydası iki oyuncunu da takımlarının yıllar yılı değişmez oyuncusu olmalarıdır. Hele ki bu oyuncular savunma dörtlüsü ve onların önündeki iki oyuncudan oluşan “savunma bloğundansa”  çok daha anlamlı.  Zira stoper, bek ve defansif orta saha mevkilerinde oynayan oyuncuların “oyun bilgisi”  “deneyimi” yeteneğinden çok daha önemlidir. Beck ve yeni transfer Marcelo bu açıdan çok doğru ve isabetli hamleler.. İki oyuncu da artık bir yukarı seviyenin mümkün olmadığı “son iyi kontrat” zamanında değişiklikler yaparak transferi istediler. Soran olduğunda verdiğim örnekler hep benzer oyunculardır.  Köln’den Risse, Vogt gibi..  Bayern-Dortmund harici takımların özellikle ŞL iddiası bulunmayanların arasında nice güzel yeteneklerin Almanya’da eline geçen net rakam 300-400 bin eurodur zira brütün yüzde 45’i vergiye gider. Üç büyük kulüp milyon euro verse hemen hepsi buraya gelir.  Gidip de Almanya’nın ikinci-üçüncü liginde kendilerini ispat edememişlere garanti para 1.5 net vermek yerine bu hamleler hem nitelikli hem de ucuz olur.

Öte yandan Marcelo’nun Beck’den farkı; uzun zamandır düşme potasında olan bir takımın oyuncusu olması. En nihayetinde Hannover bugün ligin son sırasındaki takım ve yedikleri gol sayısı 34. Şöyle bir bakınca bu gollerin 14’ünde öyle veya böyle Marcelo hatası görmek mümkün. Bunu da Beşiktaş’ın analiz departmanının iyi bir şekilde incelediğini varsayıyoruz zira önemli olan hata sayısı değil lig yapısına göre değerlendirilerek artısı ve eksisinin değerlendirilmesi. Bir örnek vereyim sadece. Ligin 30 metre üzeri savunmadan ileriye en fazla pas atan ikinci oyuncusu Marcelo idi.(75 pas). (Birincisi Boateng idi). Gelin görün ki bu 30 metre üzeri pas atan on oyuncudan isabet oranı en düşük oyuncusu da Marcelo idi. (Yüzde 32). (En başarılısı Naldo'ydu, yüzde 68) Öte yandan uzun pas isabet oranının düşük olması Beşiktaş oyun sistemi içerisinde  önemi az olan bir veridir gibi.. Hataları ve zayıflıklarını bu lige göre ölçüp biçerek bakmak gerekir.

İsabetli pas oranı yüzde 78.5 Ligin iyi savunmacılarında bu oran yüzde 85'in üzerindedir mesela. İkili mücadele kazanma oranı yüzde 63.8. Bu oran ise onu ligin en iyi beş savunmacı arasına sokuyor gibi.

Marcelo’nun en önemli özelliği kafa hakimiyeti. Havada rakibiyle girdiği ikili mücadeleyi çok az kaybeder. Öte yandan kazandığı kafa toplarını öyle bir yere atıyor ki bazen takım oradan yediği atakla golü yiyor. Örnek vermek gerekirse Mertesacker vardı kafaya çıktığı zaman topu nereye savuşturacağını da önceden bilirdi gibi. (O da eski Hannoverli neticede). Sürekli akın yiyen bir takım için ideal bir stoper olduğu kaçınılmazdır. 

İlk geldiği sezon Hoffenheim maçında bir kırmızı kartı var 3 maçlık ceza aldığı. Bu onun oynadığı 77 Bundesliga maçında gördüğü ilk ve son  kırmızı kart oldu. Geçtiğimiz sezonu dakika kaçırmadan oynadığını düşünürsek kartlarla arasının olmadığı da anlaşılır. Tayfun Korkut zamanında iyi olduğunu söyleyebiliriz. Eğer ona birisi Tayfun hoca gibi ne yapması gerektiğini net bir şekilde söylediği vakit Marcelo bu işi kotarır. Söz dinler, kendini geliştirir ve çabalar. İlk geldiği sezon Hoffman biraz da Marcelo’yu hedef alarak “savunma dörtlüsünden kimse birbirini anlamıyor çünkü  herkes başka bir dil konuşuyor” dediği zaman “dil problemini” algılamış ve bugün kusursuza yakın almanca konuşuyor. Ya da kafa topu becerisi olmasına rağmen diğer stoperler gibi bunu hücumda gösteremediğini fark ederek ekstra çalışmalara da başladığı gibi.

Hannover taraftarları dahil pek çok insanın merak ettiği soru takımın kritik döneminde sürekli forma giymiş oyuncunun neden gönderildiği?

Sportbild redaktörü Lennard Wermke’nin ortaya attığı iddia odur ki geçtiğimiz sezon Marcelo elinde delici aletle(Makas)  takım arkadaşı Sane’nin üzerine yürümesi ve devre arası Belek’teki kampın soyunma odasında yine takımın ikinci kaptanı milli kaleci Ron-Robert Zieler ve Schmiedbach’a saldırması, yumruklarını konuşturması. İkinci olayın iki önemli ayrıntısı mevcut. Marcelo ikinci kez bir kavganın içerisinde olması bir yana takımdan iki önemli karakteri karşısına alması önünde sonunda bir tarafın aradan çekilmesiyle ancak sonuçlanacak olayı başlatmış olabilir.

Milosevic’i Hannover’in istemesi de aslında oyuncunun başka başka nedenlerden dolayı gönderilmek zorunda kaldığını gösteriyor gibi. Plansız bir şekilde gönderilişinin çıktısıdır Milosevic’i fazla tartmadan yerine ikame edilişi. Futbol dışı sorunlar nedeniyle gönderildiği ağır basıyor. Nihayetinde performansı tartışılsa da gerçek o ki  Hannover’in bir numaralı stoperi olduğu.

Hannover başkanı Bader “Burada ruhu ve azmiyle olmayanın işi yok” tadında bir açıklama yaptı. Bu da Marcelo’nun Beşiktaş’a gitmek için kapıyı zorladığı anlamını taşıyor. Nihayetinde Hannover küme düşme mücadelesi verecek ve burada tam anlamıyla kader birliği yapmış oyunculara ihtiyacı olacak.

Sebebi ne olursa olsun, Marcelo’nun su an performansı nedeniyle gönderilmediği aşikar. İyi bir savunmacı gelse dahi rekabette gelenin motivasyonunu arttırması için dahi tutulmalıydı. Takımın içerisinde sorun yaratan problemin olması ya da Marcelo’nun gitmek için çok istekli davranması sonucu Hannover’i çaresiz bırakmış gibi. 

Üçüncü bir seçenek Thomas Schaaf. Evet, onu oynattı ama istediği bir stoper değil. Tayfun Korkut mesela severdi Marcelo’yu. “Aynı anda ve zamanda aynı şeyleri düşünüyoruz onunla” gibi bir övgüsü de vardı. Öte yandan takımın bu sene öne çıkan ismi Salif Sane’yi geçtiğimiz sezon Tayfun Korkut’un ikinci takıma gönderişi de enteresan gelmişti.  Mesela Bild’in şu haberinde Sane ile Marcelo’nun bir yatak yüzünden yine kavga ettiği haberi. İki gün önce Sportbild redaktörünün twitter üzerinden geçtiği son kavga olayı..

Takım içi problemli oyuncu. Yine de Beşiktaş “yedek stoper” niyetine böylesine bir oyuncu alıyorsa bu çok büyük bir başarıdır. Nihayetinde gerçek şu ki Milosevic yerine Marcelo oynayacak.  Benim anlamlandıramadığım detay hücumu seven bir teknik direktörün böyle bir seçim yapmış olması. Bunu da Türkiye’deki stoperlerin büyük bir kesiminin oyun bilgisi konusunda sorunlu olduğuna bağlııyorum. Önce o altyapısı olacak mevzu bahis konu savunmaysa. Marcelo üst düzey bir ligin tecrübesini alarak buraya geliyor. antrenörü daha az yoracaktır diğerlerine oranla. Duracağı yeri bilecek, çıkacağı zamanı kestirecek ve savunmayı da toplayacak..

Kusursuza yakın fiziği ve atletik yapısı,  ikili mücadele kazanma oranı yüksek, 80'e yakın maçta ilk 11 çıkmışlığı nedeniyle üst düzey lig deneyimi ve kartsız oyunuyla "oynayan, takımın vazgeçilmezi olmuş" oyuncuyu "yedek stoper" niyetine alıyorsanız bu büyük başarıdır..  Tebrikler.. 

15 Ocak 2016

Bireysiz Toplum





Benim memleketimin insanı iyi niyetlidir gerçekte ama tembeldir. Düşünsel tembellik sarmıştır her yanını. Sabah akşam tepki koyup akademisyenleri lanetleyenlerden o bildiriyi okuyan sayısı inanın bana bir elin parmaklarını geçmez. Hayatını düşünmeye, bilime adamış insanlardan değil de çevresindeki kalabalıktan etkilenir. O kalabalığın varlığı kendi başına düşünmekten onu kurtarır. Eylemcidir ama okuyarak, düşünerek bir fikir oluşturma zaruretine girmek istemez. Herhangi bir fikre sahip olmak adına içine sıvışabileceği bir “kalabalık” arar. O şekilsiz “kalabalık” kara delik gibi düşünüp taşınmakta zorlanan her insanı kendisine çeker. Bir gün sizin aykırı fikrinizin de iktidar olabilmesi aslında çok zor değildir, sadece kitleleri kendisine çeken “moda” olmasını beklemeniz gerekir. Nihayetinde ne bugünkü zulümlerin onayında ne dün yaşanmış Gezi direnişinde ne de yarın sizin fikrinizi de yücelttiklerinde en azından bu memlekette temeli olmayacaktır zira her şey ajite edilip kalabalığı oluşturacak basit bir olaya bakar. İçine girmek ister, oluşturmak onlara güç gelir. İşin en boktan tarafı şu ki memleketinizde düşünce tembelleri çoğunluğu oluşturuyorsa, sizi yönetecek iktidarı da onların belirleyecek olması. Daha da kötü olan şu ki bu gücü her daim kendisinde tutmak isteyecek olan erk sahipleri, bu vasatlığı beslemek adına eylemlerde bulunacak olması. 

Benim memleketimin insanı gerçekte iyidir, zorda kalsanız ırkınıza, kimliğinize bakmadan size kapısını açar, ekmek verir, düşünme konusunda tembeldir sadece. Zulm ettiğinin farkına varacak kadar dahi kendisinde değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. 6-7 Eylül olaylarında Nubar Terziyan iyi niyetli komşusunun kendisiyle karşılaşmamak için diğer mahallede linçe katılım gösterdiğinden bahsediyordu. Bu üke böyle bir şey. Karşılıklı Ermeni ya da Kürt ile tavla atar, kalabalık çağırınca lince koşar. Bu ülkede her türden güzel insan vardır ama çoğunluğu bunlar oluşturuyor. Kendisi yerine düşünüp taşınacak ve en doğru kararı vereceğine inandığı bir “adam” bulmaktır bin yıllık siyasetinin özeti. O adamı dahi kendisi düşünerek bulmaz, kalabalığa bakar ve düşünmeyerek de ilahlaştırır. Padişahlardan, Tayyip Erdoğan’a kadar olan tek adamlık sürecinin Atatürk ile kesintiye uğradığını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Tek adamlık bu ülkenin iliklerine kadar işlemiş düşünsel tembelliğin çıktısıdır. Solun –ya da kısmen sola yakın görüşlerin- son yüzyılda halk nezdinde sadece iki kez sınırı aşmasının nedenleri ya Kıbrıs savaşı olmuş ya da dönemin nefret objesi Abdullah Öcalan’ın yakalanışı. Bir olay, bir ayrıntı yeter, güvenlerini kazanın ve onların yerine doğruyu düşüneceğinizi vaat ederek toplumun beynini kullanışsız hale getirin. 

Nihayetinde birbirlerine zıt karakterde ve ideolojide olan liderlerden ziyade ortak paydada buluşan takipçileridir mevu bahis konu. Futbol diliyle sonuçlandırırsak, memleketin altyapısı yok. Görev başına getireceği memurunu denetleyecek güce sahip olmadığı gibi ilahlaştırarak türlü türlü sapkınlıklara doğru itiyor. Bu sistem içerisinde gelenin gidenden farkı olması mümkün değil zira getirenlerin aynılığı ve tembelliği nedeniyle. Okumak, okutmak, düşünmek ve biraz da korkmamak gerekir. Bugünkü var olan toplumdan beklentiyi düşürerek, hayal kırıklıklarını minimize edip geleceğe yatırım yapmak..

25 Aralık 2015

Ryan Donk'u Nasıl Bilirsiniz?

Benim incelediğim maçlarda  teknik direktör koltuğunda oturan isim Şota Arveladze idi. Saaatler süren Kasımpaşa analizinin ardından iki net sonuca vardım:

1- Şota kötü bir teknik direktör.

2- Ryan Donk sorumsuz bir futbolcu ve kötü bir stoper.


Kasımpaşa’nın yediği goller ve düşük performansı daha çok  oyuncuların rahatlığına, ortamın serbestliğine ve yeterli mücadelenin gösterilmemesine ya da giden bir iki oyuncunun yokluğuna bağlanıyordu. Oysa gerçek neden tam anlamıyla ortada bir savunma felaketi yaşanmasıydı.  Takım “alan savunması” konusunda en temel kuralları dahi uygulamaktan acizdi. Süper Lig’de bunlar olur mu? Tersten bakmak daha doğru. Başakşehir hariç bu savunmayı kusursuz uygulayan takım var mı?  Kasımpaşa ise savunmada problemli bir anlayışa sahip ama aynı zamanda savunma bilgisi "zayıf" olan Donk gibi bir stoperle oynuyordu.  Bu takım neden çok gol  yiyor sorusunun cevabı aslında net bir şekilde ortadaydı.  Takım alan savunması konusunda hem kusurlu hem de beraber hareket etme konusunda beceriksiz. Kasımpaşa'da olan eksikliğin çok daha azı Rizespor'da olduğu zaman Hikmet Karaman hızlı bir şekilde antrenmanlara "kayma" diye kabaca özetlenebilecek olan takımın topu karşılayışı ve alan savunmasını yeniden çalıştırmaya başladı ve hızlı bir şekilde de sonuç aldı. Üstelik idman metotları da gerçekten harikaydı ve hep derim Hikmet Karaman kusursuza yakın bir çalıştırıcı.

Ryan Donk ise diğerlerinin aksine ne duracağı yeri biliyor ne de stoperde olması gereken özelliklere sahip.  Donk çok iyi bir futbolcudur ve fakat stoper mevkisi konusunda gelişim göstermesi gerekir. Size saatlerce uğraşacak bir analiz yapmayacağım zira bunu geçen sene yapmıştım. Geçen sezona dair herhangi bir hafta seçip ileriye doğru gideceğim. Misal daha çok benim mercek altına aldığım 23. haftadan başlayayım.. 

23. HAFTA: Kasımpaşa-Akhisar (2-2 Gol: Bruno)

 Burada yenilen golde temel hata bireysel değil kollekyif. Dörtlü savunmanın dört oyuncusunun birbirlerile ile olan mesafesi 8-10 metre olması gereken yerde çok fazla. Kasımpaşa geçen sezon yediği gollerin büyük bir kısmı bu yanlıştan kaynaklandı.  İki savuma oyuncusu arasından üç şeritli otoban geçirirsiniz, o derece.. Ve işte LuaLua'nın ayağından top çıkmadan önce Donk burada "yerleşim hatası" yapıyor. En büyük problemi "rakibi karşılama" konusundaki eksikliğidir. Derinlik konusunda sıkıntı yaşadığı ve olur olmaz "tek daldığı" için nice goller yedirmiş.. İşin en enteresan detayı "kabak" gibi ortada olan savunma yanlışlarına teknik adamın müdahale etmemiş olmasıdır.

25.HAFTA:  Kasımpaşa-Galatasaray

Umut'un Golü: Aslında bu maçın birinci golünde de Umut'u marke edemeyişi var ama asıl sorun sonrasında yenilen ikinci goldedir. Burada bir savunmacının yapmaması gereken en temel hatayı yapıyor Donk. Daha iyi anlamak için geniş özeti izlemeniz gerekir. Stoper Donk  rakibin on numarasını ORTA SAHAYA kadar takip ederek dörtlü savunma hattında sağlam bir gedik açılmasına sebebiyet veriyor. Oysa yapılması gereken bir yerden sonra markajı defansif orta sahaya devretmektir. "alanı" savunmak gerekir, adamı değil. Sneijder'ı kovalayan Donk'un açtığı boşluktan Hollandalı Yasin'i görüyor ve Galatasaray durumu 2-2'ye getiryor.

Burak'ın Golü: Burada ise "sözde" Burak Yılmaz'ı marke ediyor. Bu maçın birinci golünde de Selçuk'tan önce yine Umut'u marke edemediğini görürsünüz lakin burada Burak Yılmaz'ın markajda iken bu golü atması golcü oyuncunun zekasından çok Donk'un markaj konusundaki eksiliğidir problem.

 26.HAFTA: Gençlerbirliği-Kasımpaşa 5-1

El Kabir'in Golü: Burada kontrolünde olduğu topu kaybedip penaltı yaptırıyor. bu ve benzer topla daha çok oynama isteği nice gedikleri açtı Kasımpaşa'nın başına. Öyle ki yenilen bazı gollerde savunma hep "üçlüdür" zira Donk ortalarda yoktur.. Muhteşem bir gol atarsa toplumun hafızasına daha çok o yapışır ve fakat bunlar görmez..

El Kabir'in 2.Golü: Donk'un en önemli problemlerinden birisi "rakibi karşılama" konusunda alması gereken derinliği belirleyememesidir. Bu maçın ilk golünde de kademeye girerken  oyuncuya yine mesafesini ayarlamıyor. Bu golde ise  ikiye tek kalmasına rağmen "tek dalıp" diğer oyuncuyu boşa çıkarıyor.

 27.HAFTA KASIMPAŞA - BEŞİKTAŞ: 1-5

Mustafa Pektemek'in Golü: Bakın burada kimin marke ettiği oyuncu golü atıyor.

Jose Sosa'nın Golü: Hali hazırda markajdaki oyuncuya gitmesi hata. Hamlesi hatalı ve marke ettiği oyuncunun boşa çıkıp golü atması da kaçınılmaz son.


BONUS:

Khalili'nin golü: Donk'un imzasını taşıyor bu gol.

Wellinton'un golü: Donk'un hediyesi.

Fernandao'nun Golü: Donk marke ediyor.


Bugün haberlerde Jerome Boateng röportajı mevcut. Diyor ki Pep gelir gelmez bana videolar hazırlamış. Daha gelmeden benim hakkımda bütün bilgilere sahipti. Çeşitli hatalarımdan oluşan videoları göstererek neler yapmam ve yapmamam konusunda beni bilgilendirdi ve değişim böyle başladı.

Bilenler bilir, aptalca faul ve olmadık yerde kırmızı kart konusunda Boateng uzmandı. Pep ile beraber öyle bir gelişim gösterdi ki dünyanın en iyi stoperleri arasına girdi. Pep ona süreki "ayakta kalması" gerektiğini ve yerde kayarak mücadeleden kaçınması gerektiğini söylemiş. Sürekli abuk subuk kayarak penaltı yaptıran adam gitti, yerine maç başına ortalaması 7'den bile az ikili mücadeleye giren başka bir Boateng geldi.

Bu gerçeğin farkında olarak kaliteli kumaşa, üst düzey tekniğe sahip Donk gelişebilir mi, sorun burada. İzlemedim ama defansif orta saha konusunda da doğru bir oyuncu olduğu konusunda şüphelerim var. Çünkü kamuoyu ofansif bir oyuncuymuşçasına uzaktan attığı goller, çalımlar gibi aksiyonlarla Donk'u değerlendiriyor. Oysa şunu sormak gerekir: Çok çok iyi bir stoper olmasına rağmen Rıza Çalımbay gelir gelmez neden iki stoper alma ihtiyacı duydu? Neden hemen Donk'u orta sahaya çekti?

Bu kadar kaliteli ayaklara sahip bir oyuncu oyun bilgisinin kusurlu olduğunu söylemek isterim. Kim bilir, Denizli belki Donk'u çok daha üst bir seviyeye çıkarabilir ama alınmadan önce iyi bir analizi yapılması şart..

23 Aralık 2015

LOST IN TRANSLATION



Yazı Fitbol Dergi'sinin Kasım sayısında yayımlanmıştır.

.......

Jose Mourinho’ya 2010 Şampiyonlar Ligi finalini zaferle sonuçlandırdıktan hemen sonra Alman yorumcular “Bundesliga’da bir takım çalıştırmak ister misiniz” sorusunu yöneltti. Dünyanın en başarılı üç teknik direktörü arasında gösterilen Portekizli menajer ise şu yanıtı verdi: “Bir gün Almanca öğrenirsem, neden olmasın”. Hemen arkasından bir araştırma yaparak o dönem Avrupa’nın beş büyük liginde tercüman kullanan teknik direktörlerin listesini çıkardım. Size sonucu açıklıyorum: “sıfır”.   Avrupa’da genel kanı tercüman kullanarak iletişime geçen teknik adamların verimliliklerinden yüzde otuz gibi önemli bir kısmını kaybettikleriydi. Bir zaman önce ligler arası farklılıktan dolayı yabancı bir teknik adam bilgi birikimi ile bu farkı kapatma şansına sahipti. Günümüz bilgi çağında her şeyin bir diğerine pek çok konuda benzediği noktada yüzde otuz farkın kapanması artık çok zor. Milli takımlar ile üst düzey başarı şansı yakalayan bu kariyerli teknik direktörlerin birbaşka ortak paydası ise bizim ülkemizin dışında tercüman kullanarak çalışmış olmamalarıdır.

Jose Mourinho İnter’in teklifini kabul ettikten sonra sadece 3 hafta içerisinde İtalyanca’yı öğrenirken Guardiola ise ilk basın toplantısını almanca yapacak kadar bu konunun önemini kavramıştı. Pek çok ligde kupa kazanan Carlo Ancelotti’nin de İtalyanca, İngilizce ve Fransızca konusunda hünerli olduğunu hatırlatalım. Hamburg’un bir dönem adı geçen Fatih Terim’in ise “dil bilmediği” için anında üzeri çizilmişti. Biz ise teknik direktör seçimlerinde bu detayı atlıyoruz.  Dünyanın en iyi teknik direktörleri “dil sorununu” halletmeden takım çalıştırmayacağını defalarca açıklamasına, beş büyük ligde tercümanla konuşan teknik adamın olmamasına rağmen Türkiye Süper Lig’i takımları teknik direktör seçimlerinde “dil ayrıntısını” hiçbir şekilde gündeme getirmiyorlar. Oysa Mancini ile Prandelli arasındaki en önemli fark birinin diğerinin aksine İngilizce de konuşabiliyor oluşuydu.

Süper Lig’de  son sekiz şampiyon teknik direktörün de yerli olması tesadüf değil, gelişen ve değişen futbolun kaçınılmazı. Benzer şekilde Avrupa’da tercüman kullanarak son on yılda şampiyon olmuş teknik direktör bulmak neredeyse imkansız. Avusturya, İsviçre gibi Almanca’nın konuşulduğu ülkelerde  başarı kazanan teknik adamlar İspanya’ya gitmez. Güney Amerika kıtasında kendisini ispatlayanlar soluğu Premier Lig’de değil ispanyolcanın konuşulduğu La Liga’da alır.. Galler ya da İskoç teknik adamlar Almanya’nın herhangi üst düzey kulübü için aday dahi olamazlar.  Barça ve Real Madrid’den aldığı teklifler sorulduğunda Jürgen Klopp “Almanca dışında İngilizce biliyorum. Almanya dışında sadece Premier Lig’den bir kulüp çalıştırabilirim” cevabını vermişti. Yaptığı ilk basın toplantısında ise başarısız olması durumunda yine Almanca’nın konuşuduğu İsviçre Ligi’ni işaret etmesi tesadüf değildir.
FIFA tarafından yüzyılın teknik direktörü seçilen “Total Futbol” felsefesinin kurucusu Rinus Michels Bundesliga’ya iki kez farklı dönemlerde teknik direktör olarak geldi. Her ikisinde de başarısız adledilip kovuldu. Ara dönemde  Hollanda milli takımı ile 1988’de Avrupa şampiyonu oldu. Öncesinde Köln şampiyona sonrasında ise Leverkusen ile büyük teknik adam başarı yakalayamadı.  Yüzyılın teknik direktörünün değerini Almanlar bilemedi diye bir tartışma açılmadı, bunun yerine daha farklı sonuçlar elde edildi. Dil bir teknik direktörde ne kadar etki eder? Dil bilmeyen bir menajerin kültürel entegrasyonu nasıl olur ve başarı şansı nedir gibi konular irdelendi. Sonuç ise artık Avrupa’nın beş büyük liginin yazılı olmayan kuralıdır: Tercüman kullanan teknik direktör kulüplerde çalışamaz.

Yüzyılın teknik adamı, bugünkü Barça’nın temellerini atmış ve her yerde onur ödülüne layık görülmüş Rinus Michels’i iki kez harcayan Almanlar bir kez olsun “değerini bilemedik” isyanı içerisinde bulunmazken yaşadığı ülke dışında en ufak bir başarısı bulunmayan teknik adamlar konusunda biz ise sürekli “değerini bilemedik” diye hayıflanıyoruz. Bu isyana en çok özne olan teknik adamların başında Joachim Löw gelir. Türkiye futbolu onun değerini bilemedi gerçeğini hepimiz koşulsuz kabul ediyoruz. Peki Almanlar? Fenerbahçe deneyimi sonrası Alman ikinci lig takımlarından Karslruhe’nin başına geçen Joachim Löw oynadığı 18 maçta sadece 1 galibiyet aldığı için kovuldu. Gerçekte 2004 yılında Alman milli takımının başına getirilen Jürgen Klinsmann taktik konusunda yetkin isim olarak yardımcılığına Ralf Rangnick’i düşünmüştü. Rangnick’in kabul etmemesi sonucunda teknik direktörlük kursundan arkadaşı Joachim Löw yardımcı olarak işe başladı. O zamana kadar Joachim Löw’ün değerini ne Türkler ne de Almanlar ne de başka bir millet biliyordu. Vicente Del Bosque ve Luis Aragones’in Türkiye dışında yabancı bir ülkede başarı kazanma şansının olmadığını otoriteler sıklıkla telafuz eder. İşin enteresan tarafı bu iki teknik direktöre ülkesi dışında teklif sunanın sadece Türkiye Süper Ligi takımları olmasıdır. Aynı zamanda ülkedeki baskın büyük kulüplerin başarısına endeksli milli takımlar ile kazanılan kupalar ise bir teknik direktörün kulüp performansı için yeterli veriyi vermeyeceği de aşikar. “Değerini bilemedik” hayıflanmasına konu olan bir diğer teknik adam Frank Rijkaard da benzer şekilde Türkiye sonrası Arabistan’a giderek başarısız denemelerine devam etti.

Futbol değişti, ligler arası mesafeler kısaldı. İdman teknikleri, teknolojik kullanım Avrupa’nın üst düzey kulüplerinde aynılaştı. Çaykur Rizespor’da “analist” olarak çalışırken tek bir tuşla üst düzey takımların idmanlarını izleyebilme şansına sahip olduğumuzu gördüm. 90 dakika içerisinde olan biten her şeyin sayfalarca dökümanlarının yayımlandığı bilgi çağındayız. Türkiye Süper Lig’i Avrupa’ya yakınlaştıkça yabancı teknik direktörün yaşatacağı dezavantajlar giderilemeyecek seviyeye ulaştı. Son büyük yabancı teknik direktör Slaven Bilic’in en zorlandığı bölümün motivasyonun galibiyetteki payının en fazla olduğu şampiyonluğa gidilen son kritik çeyrekte yaşadığını hatırlatmak gerekir. Hırvat çalıştıcı maç sonu taktiksel başarısızlıktan ziyade bu maça oyuncularını hazırlayamadığı özeleştirisini yapıyordu. Dilbilmezlik, yaşadığınız coğrafyaya kültürel uzaklığı doğurduğu kadar futbolcu psikolojisine uzaklıkla beraber maçın asıl unsuru olan oyuncuya psikolojik olarak dokunmanızı güçleştirir.

Ne Cesare Prandelli Hamza Hamzaoğlu’ndan daha iyi bir teknik adam ne de Ertuğrul Sağlam yarıştığı diğer yabancı teknik adamlardan daha iyi olduğu için şampiyon oldu. Diğer açıdan Slaven Bilic Türkiye’de performansının yüzde otuzunu dışarıda bırakarak yarışmaya dahil oldu da diyebiliriz. Pep Guardiola’nın altı ayda Almanca’yı, dil benzerliği nedeniyle Jose Mourinho’nun 3 haftada İtalyancayı öğrenmesi başarılarının kilit noktası olduğu kadar teknik direktör seçimlerinde neye bakılması gerektiğinin de altını çizer.


Herhangi bir kulübün önünde Cesare Prandelli seçeneği duruyorsa bakılacak ilk nokta 2012 Avrupa Şampiyonluğu’ndaki başarısından ziyade kaç dil bildiği “artık” olmalıdır. Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, İspanyollar bu şekilde bakıyor, buna göre değer biçip seçim yapıyorlar.  Teknik adamların kişisel kariyerlerinin dahi önüne konuyor bu ayrıntı. Öyle ki seçimlerinde şıklardan birisi Jose Mourinho dahi olsa bu bariyeri gözetmeden yapmıyorlar. Sadece italyanca konuşan Prandelli ile geçirilen zaman içerisinde Wesley Sneijder’in demeci önemlidir “Soyunma odası arı kovanı gibiydi. Bir cümle on dile çevriliyor, kimse bir şey anlamıyordu”.  İspanya, Almanya dışında başarısı olmayan Löw’lerin, Del Bosque’lerin Türkiye değerini fazlasıyla bildi ve fakat Türkiye koşulları içerisinde başarı sağlayamayacağını öngöremediler.  “Değerini bilememek” deyimi daha çok yüzde otuz kayıpla yarışmayı son ana kadar götüren Slaven Bilic için geçerlidir diyebiliriz. Beş büyük ligin yanı sıra bütün büyük teknik adamların gözettiği bu kriter nice başarısızlığın arkasındaki asıl unsurdur. Gelişen ve değişen modern futbol içerisinde takımlar arası farklar minimalize edildi. Artık yabancı bir teknik direktörün sahip olduğu dezavantajı giderecek fark kalmamıştır. “Değerlerini bilemedik” diye hayıflandığımız teknik adamların tercüman kullanarak başka herhangi bir yerde başarı yakalamış mı diye bakarsak gerçekten hayıflanmamız gereken noktayı görebiliriz.

....................

Yazı sonrası çok fazla geri dönüş oldu. Birkaçını buradan cevaplayayım..

-Oyuncuların büyük çoğunluğu yabancı dil konuşuyorsa, sorun biter mi?

Burada örneği geçse de konunun özü sadece  futbolcu- teknik direktör ilişkisi değildir. Beraber yaşam süren bir kabile düşünün. Bunlardan sadece 25'i futbolcu. Gazetecisi, yöneticisi, basını, çaycısı, halkı, yerel gündemi ve kulübün kendisine has iç işleyisi v.s. Tüm bu kargaşa içerisinde teknik adam yaklaşık 100 kişinin idarecisidir. O çok duyduğunuz ama pek de anlamadığınız "Florya'da düzeni sağladı" cümlesinin içeriğidir aslında burada bahsedilen. Yabancı bir teknik direktörde bütün iş arkasındaki iş bitiriciye kalıyor. bu ya bir  yönetici  olur ya da yalnız bırakılmışsa onun tercümanı.. Sıklıkla  n yakınında aynı dili bilen yönetici. Bu adam çok başarılıysa, teknik adam potansiyelini kulübe yansıtır ama bu bir risktir.

Çaykur Rizespor kulübünün içerisinde altı ay vakit geçirdim.  Böyle bir deneyim yaşamadan önce saha içi taktiği başarının asıl unsuru olarak en tepeye yazardım. O zaman da bu yazı sadece futbolcu-teknik direktör ilişkisinde dilin önemi olarak vucut bulurdu. Hayır, öyle değil. Küçük bir kasabanın yöneticisinin dil bilmediğini, o kasabanın kültürüne yabancı olduğunu düşünürseniz daha iyi anlaşılabilir. 

-Avrupa'da tercüman kullanan teknik direktör bugün var mı?

Tek tük denemeler hala oluyor. Bundesliga'da en son 6 yıl önce Steve McClaren gelmişti Wolfsburg'a. İngilizce biliyordu ama ömrü sadece 6 ay sürdü. İspanya'ya giden ingilizlerin de ömrü çok uzun olmuyor hızlı bir şekilde dil öğrenmek için çaba sarfetseler de.. En son Gary Neuville sabah 6'da kendisine dil öğretecek hoca arayışı içerisindeydi. Ancelotti Rummenigge il telefonda Almanca konuşmaya daha şimdiden başlamış gibi.. Oysa Avrupa kültürü yine de birbirlerine yakın. Burada işleri çok daha zor..